Alaçatı

Çeşme’ye bağlı Alaçatı, İzmir’e 79 km. mesafede olup; Çeşme-İzmir yolu üzerinde yarımadanın darlaşmış yerinde, kuzeyde Ilıca ve güneyde Alaçatı Limanı arasında, doğusunda Koca Dağ’ın batıya uzantısı olan bir sırt üzerinde kurulmuştur. Batıdan Ege Denizi ve Çeşme, doğudan Uzunkuyu koruluğu ile Urla ilçesine sınırlıdır. Deniz seviyesinden yüksekliği 16m., yüzölçümü ise 55 km2’dir. 1980’li yılların sonuna kadar ekonominin önemli kısmı tarıma dayalı olan Alaçatı’da, bugün ticaret ve turizm varlığını hissettirmeye başlamıştır. 1100 yatak kapasitesi olan yörede yeni turistik projeler gelişmektedir. Alaçatı plajındaki sörf istasyonları önemli bir turizm hareketi sağlamaktadır. Alaçatı halkının misafirperverliğiyle başlatılan ev ziyaretleri, turistlerin ilgisini çekmektedir. Cumartesi günleri açılan üretici pazarı da tüm Alaçatı ve Çeşme halkına hizmet sunmaktadır. Otantik Alaçatı evleri, parke taşlı sokaklar ve sörf merkeziyle; yapımı devam eden yat limanı, havaalanı inşaatı ve baraj çalışmaları ile Alaçatı; geleceğin önemli turistik merkezlerinden biri olacağının sinyallerini vermektedir.

1850’li yıllarda güneyi bataklık olan Alaçatı; zamanın sadrazamının “Bataklığı kurutun!” buyruğuyla Alaçatı’nın güneyindeki tabii limana ulasan bir kanal açılır. Ovalardan büyük hendeklerle drenaj sağlanarak bataklık kurutulur. Açılan kanal, daha sonraları gemilerin yanaştığı bir liman olur. Bu çalışmaya zamanın mimari Hacı Memiş Ağa önderlik eder ve adalardan imar işinde çalışmak üzere Rum işçiler getirtir. Gelen Rum işçiler, Alaçatı Limanı’nın 1000 m. kuzeyinde yeni Alaçatı’yı inşa ederek yerleşirler. İşleyebilecekleri tarlaları olmadığı için, büyük toprak sahibi Türkler, tarlalarını tesis edip işletmek ve bir süre sonra devretmek koşuluyla Rumlar’a verirler. Bir anlamda bu, yap-işlet-devret modelidir. İşletme sahibi Rumlar, Alaçatı’da bağcılığı geliştirirler. Mülklerini Türkler’e devretme sırası geldiğinde, tarihe “Postof Olayı” olarak geçen olay yaşanır. Rumlar, Türkler’e mülklerini devretmezler. 1873 yılında Alaçatı’da belediye teşkilatı kurulur. Takriben 19. Yüzyıl’da Alaçatı ve çevresinde; Çeşme, Köste, Çiftlik, Ovacık v.s ile birlikte 45.000 kişi yaşamaktadır. Bu nüfusun kırk bini Rum, geriye kalan beş bini Türklerdir.

alacati-1

Günümüzden yüzyıl önce, Alaçatı’dan dış ülkelere şarap ihraç edilmektedir. Alaçatı şarabı, dünyanın kaliteli şarapları arasına girer. Bu yüzden Alaçatı kiliselerinin en önemli süsleme figürleri de üzüm salkımlarıdır. 1912 Balkan Savaşı’yla, Alaçatı’nın kaderi değişir. Balkanlardaki kargaşadan kaçan, özellikle Yugoslavya, Makedonya bölgelerinden gemi ile Çeşme’ye gelen ilk göçmenler, Alaçatı’da iskân edilir. Bu göçmenlerin gelişi, Rumlar arasında panik yaratır ve kısa zaman içinde bölgeyi terk ederler. Bu kez 15 Mayıs 1919’da; Yunanlıların İzmir’in işgalinden sonra, Anadolu içlerine geçen Balkan göçmenlerinin yerini yine Rum göçmenler alır. Büyük Taarruz’un başlaması ve Yunan işgalinin sona ermesi ile bu defa Balkan göçmenleri tekrar Alaçatı’ya gelirler ve buradaki Rumlar da adalara dönerler. Bu arada, 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan’da mübadele anlaşması imzalanır. Bu anlaşma uyarınca; İstanbul’daki Ortodoks Rumlar ile Batı Trakya’daki Müslümanlar hariç, Yunanistan’da yerleşik Müslümanlar Türkiye’ye, Türkiye’de yerleşik Ortodoks Rumlar da Yunanistan’a göç ettirilerek mübadele edilirler.

Böylece Balkan Savaşı yıllarında Alaçatı’ya Kosova’dan ve Bosna’dan gelen Arnavut ve Boşnak göçmenlere Selanik (Karaferya’lı), Kavala (Kınalı ve Karacaova’lı), Girit ve İstanköy’den gelen mübadiller de eklenir. Alaçatı nüfusu 10 yıl gibi kısa bir sürede bir kez daha tamamen değişmiş olur. Alaçatı, Rumlar zamanında bağcılık ve şarapçılık ile tarihinin parlak bir dönemini yaşar, mübadele sonrası ise Alaçatı’nın zorlu yılları başlar. Balkan’lardan gelen Müslüman Türkler; bağcılık ve zeytincilik bilmediklerinden; Alaçatı’daki bağlar sökülüp, Selanik göçmenleri tarafından tütüncülük yapılır. Kosova ve Bosna göçmenleri ise bildikleri işi hayvancılığı yaparlar. Tütüncülük ve anason esas olmak üzere, kavun, soğan, diğer sebze ve meyve yetiştiriciliği ile hayvancılık; Alaçatı’yı 1980’li yıllara taşıyan ana üretim ve geçim unsurları olmuştur. Daha sonraları ise tarımsal üretiminin yerini ticaret, kısmen balıkçılık ve turizm almış olup; bu günlere gelinmiştir.

Efes

Efes (Grekçe Ἔφεσος, Ephesos) Anadolu’nun batı kıyısında, bugünkü İzmir ilinin Selçuk ilçesi sınırları içerisinde bulunan, daha sonra önemli bir Roma kenti olan antik bir Yunan kentiydi. Klasik Yunan döneminde İyonya’nın on iki şehrinden biriydi. Kuruluşu Cilalı Taş Devri MÖ 6000 yıllarına dayanır.

Neolitik Dönem Efes

1996 yılı içinde, Selçuk Aydın ve Efes yol üçgeninin yaklaşık 100 m kadar güney batısında, mandalin bahçeleri arasında Derbent Çay’nın kıyısında Çukuriçi Höyük saptanmıştır. Arkeolog Adil Evren başkanlığında yapılan araştırma ve kazılar sonucu, bu höyükte taş ve bronz baltalar, iğneler, açkılı seramik parçaları, ağırşaklar, obsidien (volkanik cam) ve sileks (çakmak taşı), deniz kabukluları, öğütme ve perdah aletleri bulunmuştur. Yapılan değerlendirmeler ışığında, Çukuriçi Höyük’te, Neolitik Dönemden Erken Bronz Çağına kadar bir yerleşimin ve yaşamın olduğu saptanmıştır. Aynı tür malzemeler, yine Selçuk, Kuşadası yolunun yaklaşık 8. km’de Arvalya Deresi’nin bitişiğinde Gül Hanım tarlasında Arvalya Höyük saptanmıştır. Çukuriçi ve Arvalya (Gül Hanım) höyüklerinde saptanan eserler ile, Efes’in yakın çevresinin tarihi böylece Neolitik Dönem’e kadar ulaşmaktadır.

Helenistik Dönemi Efes

MÖ 1050 yıllarında Yunanistan’dan gelen göçmenlerin de yaşamaya başladığı liman kenti Efes, MÖ 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmıştır. Bugün gezilen Efes ise Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos tarafından MÖ 300 yıllarında kurulmuştur. Şehir Romadan özerk bir şekilde Apameia Kibotos şehri ile ortak para bastırmıştır. Bu şehirler klasik dönemdeki Küçük Asya’da çok parlak yarı özerk davranmaya başlamışlardı. Lysimakhos, kenti Miletli Hippodamos’un bulduğu “Izgara Plan”a göre yeniden kurar. Bu plana göre, kentteki bütün cadde ve sokaklar birbirini dik olarak keser.

efes-antik-kenti

Roma Dönemi Efes

Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Roma İmparatoru Augustus zamanında, Asya Eyaleti’nin başkenti olmuş ve nüfusu o dönem (MÖ 1.-2. yüzyıl) 200.000 kişiyi aşmıştır. Bu dönemde her yer mermerden yapılmış anıtsal yapılarla donatılır.

4. yüzyılda limanın dolmasıyla Efes’te ticaret geriler. İmparator Hadrian limanı birkaç kez temizletir. Liman kuzeyden gelen Marnas Çayı ve Küçük Menderes nehrinin getirdiği alüvyonlarla dolar. Efes denizden uzaklaşır. 7. yüzyılda Araplar bu kıyılara saldırır. Bizans döneminde tekrar yer değiştiren ve ilk kez kurulduğu Selçuk’taki Ayasuluk Tepesi’ne gelen Efes, 1330 yılında Türkler tarafından alınır. Aydınoğulları’nın merkezi olan Ayasuluk, 16. yüzyıldan itibaren giderek küçülmeye başlamıştır. Günümüzde bölgede, 30.000 nüfuslu turistik Selçuk ilçesi bulunmaktadır.
Efes ören yerinde, Hadrianus Tapınağı girişindeki frizde Efes’in 3 bin yıllık kuruluş efsanesi şu cümlelerle yer alır: Atina kralı Kodros’un cesur oğlu Androklos, Ege’nin karşı yakasını keşfetmek ister. Önce, Delfi kentindeki Apollon Tapınağı’nın kahinlerine danışır. Kahinler ona, balık ve domuzun işaret ettiği yerde bir kent kuracağını söyler. Androklos bu sözlerin anlamını düşünürken Ege’nin lacivert sularına yelken açar… Kaystros (Küçük Menderes) Nehri’nin ağzındaki körfeze geldiklerinde karaya çıkmaya karar verirler. Ateş yakarak tuttukları balıkları pişirirlerken çalıların arasından çıkan bir yabandomuzu, balığı kaparak kaçar. İşte kehanet gerçekleşmiştir. Burada bir kent kurmaya karar verirler…

Doğu ile Batı arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli bir liman kenti idi. Bu konumu Efes’in çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını sağlamıştır. Efes, antik çağdaki önemini yalnızca buna borçlu değildir. Anadolu’nun eski anatanrıça (Kybele) geleneğine dayalı Artemis kültürünün en büyük tapınağı da Efes’te yer alır.
MÖ 6. yüzyılda bilim, sanat ve kültürde Milet ile birlikte en ön sırada yer alan Efes, bilge Herakleitos, rüya tabircisi Artemidoros, şair Callinos ve Hipponaks, gramer bilgini Zenodotos, hekim Soranos ve Rufus gibi ünlü kişileri yetiştirmiştir.

Foça

Eski ve Yenifoça olarak iki bölgeye ayrılmış. Foça, yani Eski Foça, ilk görüşte insanı çarpan bir yer. Denize bakıyorsunuz önde balıkçı tekneleri, arkada mavi ve ötede küçücük adacıklarla güzeller güzeli bir koy.

Karaya dönüyorsunuz daracık taş sokakları, eski evleri ve güzel insanları ile güzeller güzeli bir küçük ilçe. Bunların hepsine birden Foça deniyor ve insanı ilk görüşte sarıp sarmalayıveriyor. Foça’da bir öykü anlatılıyor ve öykü Foça’ya çok yakışıyor. Foça’da bir Karataş varmış, bunu herkes biliyor da nerede olduğunu kimse bilmiyor. Gezip dolaşırken bu taşa basan mümkünü yok bir daha Foça’dan kopamıyor. Çok zorlanıp bir yerlere gitse de mutlaka dönüp dolaşıp gene geliyor Foça’ya. Yolu bir kez Foça’ya düşen herkes bu öyküyü duyunca dolaşıp duruyor sokaklarda. Belki Karataş’a basarım da bu güzel yerde kalırım umuduyla. Bize kalırsa Foça’nın her yeri Karataş. Foça’yı görüp de sevmemek, dönüp gelmemek mümkün değil de ondan.

Foçalılar, kentlerini şimdilerde nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan sevimli Akdeniz fokları ile simgeleştiriyorlar ama eski Foça’lıların simgesi horozdu. Dirliğin ve erken uyanışın sembolü horoz! Foça’ya girince bir horoz heykeli göreceksiniz. Yüzlerce, yüzlerce yıl önce Phokaialılar, yani Foça’nın eski sakinleri tahtadan horoz heykellerini meclislerine, tapınaklarına ve gemilerinin burunlarına koyarlarmış. Foça’da bugün de bir yerlerde bir altın horoz olduğuna inanılıyor. Bir sürü insan yıllardır altın horozu arayıp duruyor, fırsat bulurlarsa da sağı solu kazıyorlar. Foçada altın horoz var gerçekten. Foça’nın ta kendisi.

foca-3

Yaman denizcilermiş Phokaialılar. 50 kürekli, 500 yolcu alabilen gemilerle Mısır ve İonia kentleri arasında ticaret köprüsü kurmuşlar. Bugünkü Lapseki ve Samsun’u onlar kurmuşlar, bitmemiş Akdeniz’de koloniler kurmuşlar: Güney İtalya’da Velia, Korsika’da Alalia, İspanya’da Ampuria, Mısır’da Naukratis ve Fransa’da Marsilya. Hani şu Foça’ya benzeyen Marsilya. Marsilya’da eski limanın girişinde yazılı duruyor: “Oturduğunuz bu şehir M.Ö. 600 yılında Phokaia’dan gelen denizciler tarafından kurulmuştur”. Yüzyıllar, yüzyıllar geçmiş, Marsilyalılar bir nazire yapmışlar. Foça’da ülkemizin doğayla uyumlu turistik tesislerinin ilk güzel örneği Fransız Tatil Köyü’nü kurmuşlar. Bordası açık denizlerin fırtınalarına, sert dalgalara dayanıklı ve hızlı gemileri ile limandan limana koşup duran Phokaialılar, kültür de taşımışlar gittikleri yerlere. Fransa’ya alfabeyi götürmüşler, Akdeniz’in birçok kıyısına zeytinciliği yaymışlar. Zengin bir kent olmuşlar, paraları her yerde geçerli ve değerliymiş.

M.Ö. 6. Yüzyıl’ın ilk yarısı, Perslerin önlenemez yayılışına tanık oldu. Önünde hiçbir ordunun dayanamadığı Pers orduları, Phokaia’yı kuşattılar. Kent, daha önceden 18-20 metrelik surlarla çevrilmişti ama hiçbir sur Persleri durduracak kadar güçlü değildi. Savaşan Phokaialılar, daha fazla direnemeyeceklerini anlayınca teslim olmak için bir gece süre istediler. Pers komutanı Harpagos bunu kabul etti, gece bitip sabah olduğunda ses soluk yoktu. Persler kente girdiklerinde bir uyuz köpekten başka tek canlı bulamadılar. Köle olmaktansa yurtsuz kalmayı seçen Phokaialılar, kentin altındaki tünellerden değerli eşyalarını da gemilere yükleyip çoktan denize açılmışlardı. Pers egemenliğine son veren Büyük İskender, Phokaia’ya özgürlüğünü verdi ama kentin altın çağı bir daha geri gelmedi. İskender’in ölümünden sonra önce Seleukosların, sonra Bergama Krallığı’nın, Roma’nın ve Cenevizlilerin, en sonunda Bizans ve Osmanlıların egemenliğine girdi.

foca-4

Eski Foça’dan Yenifoça yönüne doğru giderken ardarda göreceğiniz Mersinaki koyları en güzel plajlardır. İki Foça arasında eski değirmenleri, denize dimdik inen yarları ve kıyısındaki kumsalları, tertemiz otelleri, küçük ve sevimli pansiyonları ve Küçükdeniz kenarına sıralanmış güzel balıkçı lokantaları ve asıl güzel insanları ile sizi bekliyor. Foça, tıpkı Ayvalık gibi adalar beldesidir. Çevredeki irili ufaklı pek çok adayla koya, günübirlik tekne turlarına katılabilir ya da özel bir tekne kiralayabilirsiniz. İlk durağınız eski Foça’ya yarım saat uzaklıktaki Orak Adası olacak. Adanın ilk bölümünde, küçücük bir göl bulunuyor. Göle paralel ilerlemeye devam ederseniz, eşine hiç bir yerde rastlanmayan, hayranlık uyandıran Siren Kayalıkları çıkacak karşınıza. Rüzgarın ve dalgaların aşındırarak dantel gibi işlediği kayalıkların sevimli ev sahipleri Akdeniz Fokları’nı eğer şansınız varsa görebilirsiniz bu çevrede. Tarihçi Homeros, Siren Kayalıkları’ndan söz eder. Homeros’a göre, Siren Kayalıkları’ndan geçen Odyseia, ıslığa benzeyen gizemli sesler çıkaran kayalıkların çağrısından çok etkilenmiş. Tayfalarının bu karşı konulmaz davetten etkilenip duraklamamaları için de kulaklarına mum peteği tıkamış. Siren Kayalıkları bugün, nesilleri tükenmek üzere olan Akdeniz Foklarının barınma yeri olması nedeniyle koruma bölgesi ilan edilmiştir.

Tekne yolculuğunun ikinci durağı ise Foça’nın tam karşısında bulunan ve 15 dakikalık bir yolcululukla ulaşılabilecek olan İncir Adası. İngiliz Burnu’nun karşısındaki adada antik yerleşimden izler bulacaksınız. Mezar odası, kayalara oyulmuş mum yerleri, su kanalları, süzme havuzları, mağaralar, Kybele kabartmaları ve tapınak kalıntıları gezinizi çekici kılacak. Adanın çamlarla kaplı bölümü, yaz bahar ve yaz aylarında piknikçilerin gözdesidir. Burada 20 çadır kapasiteli bir de kamp alanı bulunuyor. Adadaki Ferdi’nin Yeri adlı kır lokantasında ızgara olta balığı, et mangal servisleri yapılıyor. İzmir’e 70 km. uzaklıktaki Foça’yı, daha çok Akdeniz foklarının korunduğu bölge veya 12 özel çevre koruma alanından biri olarak tanırız. Oysa Foça, bütün bu özelliklerinin yanı sıra, 12 İon kentinden biri olan Phokaia’nın kalıntıları üzerine kurulmuş, yeraltında birçok tarihi döneme ait eserlerin bulunduğu önemli bir kenttir.

Phokaia, İzmir Körfezi çıkışının kuzeydoğusunda, M.Ö. 11. Yüzyıl’a kadar uzanan tarihi eserleriyle, İzmir Arkeoloji Müzesi ve daha birçok müzenin vitrinlerini süsleyen, gizemli bir antik kent. Bu gizem, şimdilerde yapılmakta olan arkeolojik kazılarla gün ışığına kavuşmakta ve bu çalışmalar neticesinde ortaya çıkarılan eserler arkeoloji dünyasının ilgisini de Foça’ya çekmekte. Foça’da, ilk arkeolojik kazı çalışmalarını 1913’de, Fransız Arkeolog Felix Sartiaux başlatmış. Daha sonra, 1952-1955 yılları arasında Ord. Prof.Dr. Ekrem Akurgal ve 1989’dan günümüze değin Prof. Dr. Ömer Özyiğit, yürüttükleri çalışmalarla Phokaia’ya ait çok önemli eserler buldular. Ekrem Akurgal’ın çalışmaları sonucunda, antik kentin Athena Tapınağı ve daha sonraki dönemlere ait birçok tarihi eser gün ışığına çıkarıldı. Ancak, 1989’da başlayan kazı çalışmaları gösterdi ki; Phokaia, o güne kadar bilinenin de ötesinde çok büyük bir antik kent. Ünlü tarihçi Heredot’un bahsettiği kent surunun, bir inşaat temelinin kazısında, rastlantı sonucu ortaya çıkarılışı, arkeoloji çevrelerinin dikkatini bir anda Foça’ya çekti.

Bulunan kent suruna, “Herodot Duvarı” adı verildi. Türkiye’dekilerin yanı sıra, çeşitli ülkelerden arkeologlar da, Foça’daki Herodot duvarını görmeye geldiler. Bir çok olanaksızlıklara karşın yürütülen kazı çalışmaları, Anadolu’nun en eski tiyatrosunun da (M.Ö. 4. Yüzyıl) Foça’da olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bugünkü Foça’nın her yerinde, sokaklarda, binalarda ve tarlalarda, daha ötesi denizde Phokaia’nın çeşitli dönemlerine tanık olmak olası. Örneğin; Liman Kutsal Alanı’ndaki Kybele’ye (M.Ö. 580) ait tapınma yerinin üzerindeki surda; Arkaik, Roma, Ceneviz ve Osmanlı dönemlerine ait kesitleri bir arada görebilirsiniz. Osmanlı döneminde yapılmış bir taş binanın herhangi bir yerinde kent surundan alınmış taşlarla karşılaşabilirsiniz. Ayrıca roka, maydanoz satan bir köylünün tezgah gibi kullandığı taşın, Roma dönemine ait mermer blok olduğunu görebilirsiniz. Bugüne kadar yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen bilgiler, Phokaia’nın, M.Ö. 11. Yüzyıl’da Aioller tarafından kurulduğunu, M.Ö. 9. Yüzyıl’da kente İonlar’ın yerleştiğini ve bu dönemde kenti saran, 5 km. uzunluğunda bir sur inşa ettiklerini, M.Ö. 546’da da Pers Komutanı Harpagos’un kenti işgal ettiğini gösteriyor. Önce Romalıların, ardından Cenevizlilerin ve 1455’te de Osmanlıların eline geçen Foça; Akdeniz, Karadeniz ve Ege sahillerindeki bir çok yerleşimin de anakenti.

Örneğin; denizci bir millet olan Phokaialılar, M.Ö. 6. Yüzyıl’da Marsilya’yı kurmuşlar. Bugün, Marsilya’da birçok yerde Phokaia adına rastlamak mümkün. Samsun, Lapseki, Korsika’daki Alalia, İtalya’da Velia v.b. kentlerin kurucuları da Phokaialılar. Yakın tarihimize baktığımızda da, Foça’dan göçenlerin bu isme ve kente çok bağlı olduklarını görüyoruz. Kurtuluş Savaşı sonrasında Foça’dan ayrılmak zorunda kalan Rumlar, biri Selanik’te Nea Phokea-Yenifoça, diğeri de Atina’da Palea Phokea-Eski Foça olarak adlandırdıkları iki yerleşim oluşturmuşlardır. Yunanistan’daki Foçalılarla Türkiye’dekiler arasında dostluk ilişkileri; Kurtuluş Savaşı öncesinde olduğu gibi sürüyor. Foça, halk söylencesi bakımından hayli zengin bir kültüre sahiptir. Bu söylencelerin en yaygın olanı da Karataş Hikayesi… Rivayet olunur ki her kim Foça’ya gelir de bilmeden Karataş’a ayak basarsa; artık iflah olmaz bir Foça tutkunu olur; hep Foça’yı düşler ve hep gelmek ister.

Kıyılarında balık ve yosun kokusu duyulan bu kentte, canınız çektiği an, her yerde denize atlayıp yüzebilir, sabah çayını ağını onaran bir balıkçı ile paylaşabilirsiniz. Foça’yı görmek bir şans; yaşamak ise bir ayrıcalıktır. Gün batımının her mevsim güzel olduğu Foça’da yelkovan kuşları, martılar, balıkçıllar, ada güvercinleri, tavşanlar, orkinoslar, yunuslar, foklar alıp başka aleme götürür insanı. Foça’ya adını veren foklar, bu kent için özel bir öneme sahiptir. Balıkçılar zaman zaman ağlarını yırtmalarına karşın foklara sevgiyle yaklaşır ve korurlar. Zaten öyle olmasaydı binlerce yıl nasıl birlikte yaşayabilirlerdi? Akdeniz foku (Monachus monachus) bir balık değil. Denizi; beslenmek, ulaşım ve zaman zamanda uyumak için kullanan bir amfibi. Foça adalarında, içinde hava olan mağaralar onların yaşam alanları. Bu mağaralarda yavrularını doğurup, nesillerini sürdürme kavgası veriyorlar. Balıkçıların yanı sıra, Foça Belediyesi ve Dünya Doğa Vakfı (WWF) fok koruma çalışmalarını birlikte yürütüyorlar. Dünyadaki toplam sayıları 400-450 olarak tahmin edilen Akdeniz fokları için uzmanlar; “eğer 2010 yılında denizlerde halen Akdeniz foku görülebilirse, bu insanlığın başarısı olacaktır” diyerek, Akdeniz fokları için yok oluşun ne kadar yakın bir tehlike olduğuna dikkat çekiyorlar.

Foçalılar 3 bin yıldır denizcidir. Ege’deki en büyük trol filosu Foça’da. Karadeniz’den Foça’ya geçen gırgırlar ise, bölgenin bereketli av verdiğinin bir kanıtı. Orkinoz, Kırlangıç, Kefal, Mezgit, İşkine, Kupez, Kolyoz, Sinarit, Pisi, Dil, Levrek, Çinekop, Adabeyi, Barbunya, Mercan, Tranca, Çipura, Karagöz, Sargoz, Kalamar, Sübye, Ahtapot, Istakoz, Midye, Akirides, Karides v.b. bütün bu balıkları ve deniz ürünlerini barındıran kaç bölge var acaba? Küçük balıkçılar ise hem limanın, hem de denizin süsü gibiler. Sandallarını size kiraya verirler ama, yiyecek koyduğunuz naylon torbayı veya inorganik başka bir çöpü sakın denize atmayasınız. Hele ada tavşanlarının çokluğuna bakıp, birini avlamayı aklınızdan bile geçirmeyin. Foça’da dokunulmazlığı olan bir diğer canlı türü de kediler. Sarmanı, tekiri, alacası ile Foça’nın sokaklarını keyif ile dolaşırlar. Doğa ve insan sevgisi burada iç içe yaşanır. Bakarsınız, sandalda bir kaç kişi ellerinde kancalar, kepçeler denizdeki artıkları topluyor. Bir başka gün çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve askerler kentin çeşitli yerlerine dağılmış temizlik yapıyor veya ağaç dikiyorlar. Ola ki, yolunuz sizi bugüne kadar hiç Foça’ya getirmedi, bir fırsat yaratmak sizin elinizde. Karataş ise Foça’nın her yerinde.

Athena Tapınağı
Batı Anadolu’nun 12 İyon kentinden biri olan Phokaia kentinin ana tanrıçası olan Athena adına M.Ö. 590-580 yıllarında yapımına başlanan, İyon düzeyindeki tapınak türünün erken örneklerinden biridir. Tüf taşından yapılmış sütunları, beşik çatı sistemini taşımaktadır. Athena tapınağının kazısı, 1998-1999 kazı sezonunda başlamış ve halen devam etmektedir. Tapınak, Phokaia’nın merkezinde ve şehre hakim bir konumdadır. Ana girişi, doğuya bakmaktadır. Doğu yüzünün önünde de Athena’ya getirilen sunuların bırakıldığı bir sunak vardı. Tapınağın çevresi, güzel bir podyum duvarı ile çevrilmekteydi. Şu anki kazılarda bu podyum duvarının ortaya çıkarılması için çalışılmaktadır. Podyum duvarının üzerinde pek çok tapınak mimari parçaları da buunmuştur. Ayrıca Athena Kutsal Alanı, 17. ve 18. yüzyıllarda yaşam mekanı olarak kullanılmıştır. Bu döneme ait pek çok mimari ve seramik buluntular da ele geçirilmiştir.

Beşkapılar
Beşkapılar, Osmanlı dönemi kalesinin kayıkhane bölümüdür. Buradaki yazıta göre Kanuni Sultan Süleyman zamanında 1538-1539 yıllarında onarım görmüştür. Beşkapılar, 1983 ve 1994 yıllarında restore edilmiştir. Şehrin etrafını çevreleyen surların en iyi korunmuş bölümleri, yarımada üzerindeki Bizans, Ceneviz ve Osmanlı dönemlerine ait onarımlardır. Beşkapılar’da bilimsel kazılar yapılmaktadır.

Fatih Camii
Fatih Camii’nin üzerinde iki ayrı kitabe bulunmaktadır. Avlu kapısı üzerindeki kitabeden öğrenildiğine göre; Mustafa Ağa isimli bir kişi tarafından 1531 yılında, Fatih Sultan Mehmet’in isteği üzerine Foça’nın Osmanlı topraklarına katılmasından sonra yaptırılmıştır. Sonraki yıllarda Kanuni Sultan Süleyman’ın emri ile, ancak padişahın ölümünden sonra 1569-1570 yılında yeniden yaptırıldığı, ibadet mekânına giriş kapısı üzerindeki kitabeden öğrenilmektedir. Cami, bir sıra kesme taştan bir sıra tuğla hatıllı ve dikdörtgen planlı olarak yapılmış, üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüştür. Caminin önünde, yuvarlak kemerlerle birbirine bağlanmış altı sütunun taşıdığı bir son cemaat yeri bulunmaktadır. Bu son cemaat yeri, ibadet mekânını örten çatının devamı ile örtülüdür. İbadet mekânına giriş kapısı yuvarlak kemerli ve mermerden olup, üzerinde sağır bir kemer ve Kanuni Sultan Süleyman’ın isteği ile yapıldığını belirten kitabe bulunmaktadır. İbadet mekânı, altlı üstlü iki sıra halinde ikişer pencere ile aydınlatılmıştır. Bu pencerelerin alt sırasındakiler dikdörtgen, üst sıradakiler de alçı vitraylıdır. Mihrap, yuvarlak bir niş şeklindedir. Caminin yanındaki minaresi kesme taş kaideli, yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir.

Gerenköy
Gerenköy, İzmir – Foça karayolunun 55. km.’den sola doğru 3 km. içeride, ova ile dağların kesiştiği yerde kurulmuş olan büyük bir yerleşim yeridir. İşlenebilir toprakların %80’i sulanabilir arazidir. Sulanamayan yerlerde zeytincilik yapılmaktadır. Arazi genelde düzlüktür. Gerenköy’ün tek akarsuyu Gediz nehridir.1885 – 1886 yıllarında Gediz Nehri yakınlarında kurulan köy, nehrin zaman zaman taşarak, can ve mal kayıplarına yol açması nedeniyle bugünkü yerine taşınmıştır. Köyü, ilk Türk aşiretleri kurmuştur. Toprakları verimli olduğu için göçmenlerin yerleşim alanı olmuştur. Sulanabilir topraklara sahip olan Gerenköy’de özellikle pamuk ve mısır ekilir. Süt hayvancılığı, besicilik de hızla artmaktadır. Gerenköy’de özel sektöre ait, pamuk işleyen bir fabrika bulunmakta olup, modern usullerde tarım yapılmaktadır.

Kayalar Camii
Fatih Camii’nin 200 m. kuzeydoğusunda bulunan bu caminin kitabesi günümüze gelemediğinden yapım tarihi ve banisi konusunda kesin bilgi bulunmamaktadır. Bununla beraber, yapının mimari üslubundan 15. veya 16. Yüzyıl’da yapıldığı, 19. Yüzyıl’da da minaresinin yenilendiği anlaşılmaktadır. Cami, moloz taştan ve antik çağa ait devşirme taşlardan dikdörtgen planlı olarak yapılmıştır. Üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüştür. İçten düz tavanlı olan yapı, değişik zamanlarda yapılan onarımlarla orijinalliğinden oldukça uzaklaşmıştır. Mihrap ve minberi, sanat tarihi yönünden herhangi bir özellik taşımamakta olup, geç devir bezemeleri ile süslenmiştir. Yanındaki taş kaide üzerine yuvarlak gövdeli tek şerefeli minaresi, 19. Yüzyıl mimari üslubunu yansıtacak biçimde soğan kubbelidir.

Kybele Açıkhava Tapınağı
M.Ö. 580 yılına tarihlenen yapıda, çeşitli büyüklüklerdeki beş nişte, tanrıça Kybele’nin heykelleri ve kabartmaları yer alıyordu. Kayaya oyulmuş adak havuzuyla denizci fenerlerinin konulması için yapılan küçük nişler, denizden gelenlerin burada tapındıklarını gösteriyor. Kutsal alanın yaslandığı kayalık üzerindeki sur duvarları, duvar yapımının dört ayrı dönemini göstermektedir. Arkaik surlar, harçsız yapılmıştır. Roma dönemi surlarında kireç harcı kullanılırken, Ceneviz ve Osmanlı dönemi surlarında; kireç harcı, kum, tuğla parçası ve kiremit tozlarından oluşan Horasan Harcı kullanılmıştır. Athena’nın kökeni, Babilli Kraliçe Izdar’a kadar gider. Kybele, Anadolu’nun tanrıçasıdır. Kybele, Arkaik dönemden itibaren çok saygı görmüştür. Yeldeğirmenli tepe ile İncir Adası’nda da kutsal alanlar vardır.

Şeytan Hamamı
Antik çağda, kayalara oyularak yapılmış bir aile mezarıdır. Mezar, uzun bir yol ve iki mezar odasından oluşmuştur. Çan tepesinin eteğinde yer alır ve kaya mezar tipindedir. Ord. Prof. Ekrem AKURGAL’ın yapmış olduğu kazılar sırasında bulunan seramik mezarın, M.Ö. 4. Yüzyıl’a ait olduğu ortaya konmuştur.

Taş Ev (Pers Mezar Anıtı)
Foça’nın 7 km. kadar doğusunda kuru bir dere yatağı kenarında, M.Ö. 4. Yüzyıl’a tarihlenen, Lydia/Lykia geleneğinde; Pers etkisi altında kalınarak yapılmış bir mezar anıttır.

Yel Değirmenleri
Foça’ya gelirken indiğiniz yokuşun solunda yer alan Top Dağı ve üzerinde tarihi yel değirmenleri vardır. Hem tarihi anımsatır hem de güzel bir manzara yaşatır size. Yakın zamanda yel değirmenlerinin restorasyonu yapılmıştır.

 

Şirince

Rum telaffuzunda Kirkice, Kirkince ve nihayet Çirkince gibi biçimler alan bu ad, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, dönemin İzmir valisi Kazım Dirik’in talimatıyla, Şirince şeklinde resmileştirilmiştir. 19. Yüzyıl’da, özellikle ihracata yönelik incir üretimiyle ünlü, 1800 haneli bir Rum kasabasıydı.

1923’te, Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sonucu Rumların ayrılmasıyla (çoğu Katerini’nin Nea Efesos köyüne yerleşmiştir), Kavala’nın Müştiyan (Moustheni) ve Somokol (Domatia) köylerinden gelen mübadillerle iskân edilmiştir. Köyün evvelce bağcılık, şarap üretimi ve zeytinciliğe dayalı olan ekonomisi; bir tütün bölgesinden gelen yeni sakinlerinin elinde bir süre sekteye uğramış, ancak son yıllarda artan turistik önemine paralel olarak, bu sektörler yeniden gelişmeye başlamıştır. Bağcılık ve zeytinciliğin yanısıra, şeftali, incir, elma, ceviz yetiştirilir. 1950’li yıllarda köy nüfusu 2000 – 3000 civarında iken, sonradan 700’e kadar düşmüş, 1990’lı yıllardan itibaren turizmin gelişmesiyle birlikte tekrar yükseliş eğilimi içine girmiştir. Köyde, halen bazı Rum evleri butik otel olarak hizmet vermektedir. Şirince’de imal edilen ve pazarlanan değişik şarap türleri Türkiye çapında ün kazanmıştır.

sirince

Şirince, doğal güzelliklerinin yanı sıra, şirin evleri ve bunların içine serpiştirilmiş minik restoranları, şömineli pansiyon evleri ve şarapları ile oldukça fazla gezgin çeken bir dünya cennetidir.

Aliağa

İzmir’in sanayi ilçesi olan Aliağa; doğusunda Manisa, kuzeyinde Bergama, güneyinde Menemen, güneybatısında Foça’ya komşudur. İzmir-Çanakkale karayolu, kentin içinden geçmekte bu karayolu ile ilçeden İzmir’e kısa sürede ulaşılabilmektedir.

Aliağa, tarih boyunca insanlık tarihinin en önemli uygarlıklarının kurulduğu Aiolis bölgesinde kurulmuştur. Tarih içinde birçok uygarlık, bölgede var olmuştur. Aiolis kentlerinden Kyme ve Myrina, günümüzde Aliağa ilçe sınırları içinde yer almaktadır. Aliağa; Osmanlı döneminde bir çiftlik halindeyken süreç içinde küçük bir köye, Cumhuriyet Dönemi’nde 1937’den itibaren bir balıkçı bucağına dönüşmüştür. Arkeologların yaptığı kazılar ve arkeolojik bulgulardan, Aliağa’nın bulunduğu bölgede ilk yerleşimlerin M.Ö. 3500’lü yıllarda olduğu anlaşılmaktadır. Tarih içinde Aioller bölgeye gelmiştir. Kyme, Myrina, Gryneia, Pitane gibi tarihi kentler Aliağa bölgesindedir. Bizans’ın iç dinamiklerinden kaynaklanan sorunlar, Arap akınları ve doğal afetler bölgenin tarihsel sürecinde önemli değişikliklere neden olmuştur. 1025’de meydana gelen deprem, bölgeye büyük zarar vermiştir.

1313 yılından itibaren Saruhan Beyliği’nin egemenliğine giren Aliağa, bu beyliğe bağlı bir komutan tarafından, Saruhan sancaklarından Güzelhisar topraklarının içinde yönetilmiştir. O dönemde, köy biçiminde bir yerleşme yerine, çiftlik şeklinde işlenen topraklar söz konusudur. 1530 yılına ait tarihi kayıtlarda Güzelhisar kazasına bağlı çiftliklerden biri Ali Ağa Çiftliği’dir. Osmanlı Padişahı III. Murat dönemine ait 1585 tarihli Saruhan Kadılık sicillerinde Ali Ağa Çiftliği’nden söz edilmektedir. Söz konusu belgede, çiftlikte 23 kişinin ikamet ettiği ve bunlardan sadece birinin toprak vergisi verdiği belirtilmektedir. Batılı devletler, Osmanlı egemenliğindeki kıyı köylerdeki tahıl, bakliyat, zeytinyağı, deri ve hayvanları toplayarak bunları küçük teknelerle açık denizdeki büyük gemilere götürüyor, ancak bunun için büyük insan gücüne ihtiyaç duyuyordu. Bu sorunu aşmak için Ege adalarında yaşayanlar, Aliağa ve çevresine göç ettirilerek yerleştirildi. Tarihi kayıtlarda, 19. Yüzyıl’da Ali Ağa Çiftliği’nde 62 hanelik bir Osmanlı-Rum köyünün oluştuğu yazılmaktadır.

AW000811

Yunanlılar, 15 Mayıs 1919’da İzmir’e asker çıkardıklarında; Aliağa’da yaşayan Müslümanlar, 300’e yakın haneyi boşaltmıştır. Boşaltılan Aliağa’ya, Midilli Adası’ndan Rumlar gelip yerleşmişlerdir ve 9-10 Haziran 1919’da Yunan işgali başlamıştır. Yunan Ordusu, Menemen’den gelip Bergama yönünde işgal alanını sürdürmüştür. 800 piyade ve 80 süvari, üç makineli tüfek, iki toptan oluşan Yunan Kuvveti, 10 Haziran’da Reşadiye’ye (Zeytindağ) ulaşmış, 12 Haziran’da ise Bergama’yı işgal etmiştir. Ancak işgalin ardından 172. Alay’a bağlı Türk kuvvetleri; 14 Haziran’da Yunan kuvvetlerine hücum ederek, mağlup etmiştir. Düşmanın gönderdiği takviye kuvvetler ise ancak Aliağa Çiftliği’ne kadar gelebilmiş ve orada kalmıştır.

Düşmanın 9 Eylül’de İzmir’de denize dökülmesinin ardından, Türk Ordusu 13 Eylül 1922 günü Aliağa Çiftliği’ne geldi. Aliağa Çiftliği’ndeki Yunan birlikleri ve yerli Rumlar bölgeyi bu sırada boşaltılar. Kurtuluş yılından 1.5 yıl sonra, 1924’te Yunanistan’dan “Mübadele” diye bilinen olayla Türk göçmenler, Aliağa Çiftliği’nde Kazım Dirik Mahallesi’ne yerleştirildi. 1936 yılı sonu ve 1937 yılında gelen Bulgaristan Göçmenleri de Kurtuluş Mahallesi’nde iskan edildi. Göçmenler bu topraklara yerleştikten sonra, Aliağa Çiftliği, Cumhuriyet Dönemi’nin bucak merkezlerinden biri olmuştur. 1951-1952 yıllarında Aliağa’ya Bulgaristan ve Yugoslavya’dan yeni göçmenler geldi. Yeni gelenler, Aliağa’nın değişik mahallelerinde kendilerine yer buldular. Bu tarihlerde nüfus birden artınca, 1952 yılında Aliağa’da belediye teşkilatı kuruldu.

Belirtilen tarihlerde, Aliağa Beldesi’nde isim yine Aliağa Çiftliği’ydi. Cuma günleri haftada bir Nahiye Müdürlüğü binası ile Mehmet Saka’nın Bakkal dükkânı arasında “Hükümet Bahçesi” denilen alanın etrafında pazaryeri kurulmaktaydı. 1952-1960 dönemlerinde Aliağa Çiftliği bucak olmasına rağmen tipik bir kıyı köyü görünümündeydi. Balığı ve deniz ürünleri lezizdi. Ancak denizden geçimini sağlayan insan sayısı çok azdı. Halkın büyük çoğunluğu rençberlik yapmaktaydı. Çevre yollara akşama yakın vakitte tarlalardan dönen dört tekerlekli at arabaları sıralanmaktaydı.

1970’li yıllar, T.P.A.O ve İzmir Rafinerisi’nin kuruluş yıllarıydı. Hızlı bir gelişme vardı. İşleri yürütmek üzere müteahhitlerle birlikte, teknik eleman ve iş arayanlar Aliağa’ya akın etti. Nüfus sürekli artıyor, ekonomik yaşam giderek canlanıyordu. Osmanlılar döneminde nahiye olan Aliağa, 1 Mart 1952 yılında belediyelik olmuştur. 21 Ocak 1982 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 2585 sayılı kanun ile de Aliağa, ilçe statüsüne kavuşmuştur. Aliağa beldesi ilçe olmuştu. Kasaba ilçe statüsüne erince, yeni idareci ve memurlar atandı. Yurdun her tarafından ilçeye gelenlerle burada oturan insan sayısı daha da çoğalmıştır.

Gryneion Antik Kenti
Temaşalık olarak adlandırılan bir yarımadacık üzerinde var olduğu bilinen Gryneion, bir birlik oluşturmuş 12 Aiolis kentinden biridir. Buna karşın kentin hem kuruluş hem de son bulması ile ilgili kesin tarih verilememektedir.Gryneion’da günümüze kadar bilimsel bir kazı yapılmamıştır. Yarımadacık’ta toprağa karışmış seramik kırıkları ile bir iki parça taştan başka görünürde bir kalıntı yoktur. Tarih içinde Apollon Tapınağı ile ünlü Gryneion, kendisini gün ışığına çıkaracak kazıyı sabırla beklemektedir.

Kyme Antik Kenti
Ünlü coğrafyacı Strabon’un deyişiyle Aiolis kentlerinin en büyüğüdür. Kuruluş tarihi, M.Ö. 11. Yüzyıl’a kadar gider. Sikke bastıran ilk kentlerden biridir. Bizans Dönemi’nde piskoposluk merkezi olarak kullanıldığı düşünülen kent, sonraki yıllarda terk edilir. Kyme’ye ulaşmak için Aliağa’dan İzmir yönüne giden anayolda, Tüpraş Kavşağı’ndan sağdaki yola girilir ve bu yolda 500 m. sonra sol yöndeki ilk yoldan devam edilir. Yaklaşık 1850 m. sonra göreceğiniz “Kyme” tabelasının işaret ettiği toprak yol doğrudan ören yerinin bulunduğu sahile ulaşır. Kyme’de kazılar oldukça geniş bir alana yayılır. İtalyan arkeologlarca sürdürülen kazılarda farklı dönemlere ait yapılara rastlanmıştır. Sahil kenti olmasına karşın kanalizasyon atıklarını denize vermemiş Kyme’de; özellikle kale, mendirek ve liman, hamam, sütunlu yol gibi kalıntılar dikkati çeker.

Myrina Antik Kenti
Aliağa’daki iki önemli antik kentten kuzeyde olanıdır. Kalıntıları, Aliağa’dan Çanakkale yönüne giderken yaklaşık 4 km. uzaklıktaki Güzelhisar Çayı’nın denize döküldüğü bölgede, Öteki ve Birki adlı iki tepe ve çevresinde yer alır. Kentin tarihçesi M.Ö. 13. Yüzyıl’a kadar uzanır. Helennistik Çağ’da pişmiş topraktan yapılma ve figürin denilen küçük heykellerin üretimiyle ünlenen Myrina, tüm Batı Anadolu kentlerini etkileyen iki depremden sonra fazla toparlanamaz ve Hristiyanlığın yayılmasının etkisiyle de tarihe karışır. Myrina Antik Kent merkezinde günümüze kadar herhangi bir kazı çalışması yapılmamıştır.

Alsancak

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, ülkemizdeki en büyük imar hareketlerinden biri işte bu yangın alanında gerçekleştirilir ve güzel Alsancak oluşur. Dönemin parasal olanaksızlığı içinde bu enkazı kaldırmak pek kolay olmaz ve bölge bu imarlaşma içinde, günümüze değin büyük bir gelişme gösterir.

17. Yüzyıl’dan itibaren Doğu Akdeniz’in en önemli ipek pazarlarından biri haline gelen ve bunu izleyen yüz yıl içinde de art bölgesiyle birlikte Anadolu’nun Avrupa ile ticaret bağlantısı olan ilk ve tek noktası ve tek ihracat limanı olan İzmir’e gerekli olan rıhtım yapımı için 1865 yılında üç İngiliz tüccar başvuruda bulunur ve kendilerine 1867 yılında gerekli izin verilir. Bazı sorunlar nedeniyle yapım, ancak 1869 yılında başlar. Rıhtımın, gümrük bölgesi önündeki bölüm dışında kalan dört bölümü bir takım gecikmeler ve aksaklıklardan sonra 1876 yılında tamamlanarak hizmete girer. Beşinci bölümün tamamlanması için 1877 yılında yapılan başvuru sonucu imzalanan anlaşma ile imtiyaz süresi, 1912 yılına kadar uzatılır ve mendirek içindeki gümrük binası, balık hali, karantina binası, posta binası ve fenerler gibi yapıların da şirket tarafından yapımı sağlanır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1933 yılında çıkardığı bir yasa ile; rıhtım, liman, tramvay ve bunlara ait menkul ve gayrimenkullerin tamamını devir ve satın alır.

Şehrin yeniden imarı sürecinde, 1934 yılında Konak’tan Cumhuriyet Meydanı’na kadar olan kısmı Bandırma parke taşı ile döşenen Kordon’da, başından beri çalışan atlı tramvaylar, 1937 yılında kaldırılır. 1960’lardan sonra yüksek yapılaşmaya izin verilmesi nedeniyle tarihsel dokusunu neredeyse tamamen yitiren Kordon, 2000 yılında yapılan düzenleme ile günümüzdeki biçimini alır. Alsancak semtinin hayali sınırı, Kordon’un da başlangıç noktası olan Cumhuriyet Meydanı’nda başlar, oradan Montrö Meydanı’na ulaşan Şehit Nevres Bulvarı ile Kültürpark’ın büyük bölümünü içine alarak 26 Ağustos Kapısı’na ve oradan da Liman’a uzanır. Alsancak ismi, 1925 yılında verilir. İzmir’in kurtuluşundan hemen sonra günümüzdeki Kıbrıs Şehitleri Caddesi civarından, Kadifekale’deki Türk bayrağını görenlerin “Al Sancak” diye bağrışmaları semte bu adın verilmesinde etkili olur.

alsancak-1

Bölgede 18. Yüzyıl ikinci yarısından itibaren İzmir’in en yoğun azınlık yerleşimi görülür. Levanten kültür, doğal olarak bölgeye yepyeni bir mimari biçim getirir. Yangından kurtulmuş olan o günlerin Mesudiye, günümüzün Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne açılan sokaklarda bu evleri görebiliriz. Bu sokakların en ilginçlerinden biri; günümüzde el işlerinin sergilendiği, dapdaracık Dantela Sokak’tır. Öte yandan İrfan Boyuer, Cumbalı, Can Yücel, Gazi Kadınlar ve Muzaffer İzgü sokakları, cumbalı binalarda hizmet veren sayısız kafe-bar ile semtin en hareketli sokakları arasındadır. Sıra sıra dizilmiş cumbalı evler, ilk bakışta öyle görünmese de birbirlerine hiç benzemez. Yapıldığı dönemdeki sahiplerinin zenginlikleri ya da sosyal konumlarının mimari dokuya yansıyan çizgileri, bu evleri birbirlerinden ayıran özelliklerin yaratılma nedenidir.

Bölgedeki en önemli yerlerden biri, hiç kuşku yok ki İzmir’in sembolleşmiş adlarından biri olan ve dünya çapında üne sahip olan Kordon’dur. Şiirlere, şarkılara konu olan İzmir’in ünlü Kordon’u, günün her saatinde cıvıl cıvıl bir mekandır. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin gerçekleştirdiği rekreasyon düzenlemesi ve yürürlüğe koyduğu “Kordon Yönetmeliği” ile bu ünlü mekan, İzmir’in en önemli prestij alanı haline geldi. Temizlenmeye, rengi maviye dönmeye başlayan Körfez ile birlikte, artık Kordon daha bir yaşanılası oldu. Konak Pier önünden başlayıp, Alsancak Limanı’na kadar uzanan Kordon’un uzunluğu yaklaşık 2.500 metredir. Cumhuriyet Meydanı ile Alsancak Limanı arasında kalan yaklaşık 1700 metrelik bölümde yer alan yaklaşık 767000 metrekare büyüklüğündeki bölüm, ülkemizde bir şehir merkezinde yer alan en büyük alanı oluşturur.

alsancak-2

Semtin hiç kuşkusuz en görkemli yapısı Alsancak Garı’dır. İzmir-Aydın Demiryolu’nun başlangıç noktasıdır. 1856 yılında dört arkadaşı adına da dilekçeyle başvuran işadamı Robert Wilkin’e verilen imtiyaz ile yapımı kararlaştırılan demiryolunun söz konusu imtiyazı, 1857 yılında yine Wilkin’in kurduğu İzmir’den Aydın’a Osmanlı Demiryolu Şirketi’ne devredilir. 22 Eylül 1857 tarihinde düzenlenen törenle, demiryolu yapımı başlar. Hattın yapım aşamasında, 28 Aralık 1860 tarihinde İzmir-Torbalı bölümü devreye girer. 14 Kasım 1861 tarihinde açılan Kozpınar’a kadar olan bölümü, 15 Eylül 1862’de açılan Selçuk’a kadar olan bölüm izler. 133 km. uzunluğundaki demiryolunun Aydın’a varması ise ancak 7 Haziran 1866 tarihinde gerçekleşir. Böylelikle Büyük Menderes havzasının İzmir ile demiryolu bağlantısı sağlanmış olur.

İzmir-Aydın demiryolu, 1935 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin malı olmuştur. Yakın zamana kadar Buca, Ödemiş, Tire, Denizli ve Afyonkarahisar yönüne giden trenlerin kalkış noktası olan Alsancak Garı, özellikle demiryolu nostaljisi yaşamak isteyenler için ideal bir mekandır. Yolcu bekleme salonu, bilet satış gişesi, vitray süslemeleri, peronlarıyla kendisine özgü çizgilere sahip bir gardır. Özenli taş işçiliği dikkat çeken Alsancak Garı’nı gezerken, hareket saatini vurgulayan orijinal çana bakmadan geçmemeniz ve kuzey yönündeki alana yerleştirilmiş olan Atatürk’ün yurt gezilerinde kullandığı özel vagonu da mutlaka gezmenizi öneririz. Garın ön cephesinde de, demiryollarımızda ömür tüketmiş emektar lokomotiflerden biri sergilenmektedir.

Gar’ın hemen karşısında yer alan 1469 Sokak, semtin önemli arterlerinden biridir. Bornova Sokağı olarak da bilinen bu sokak, semtin eski anılarını günümüze ulaştıran dokuları büyük oranda korumayı başarmıştır. Alsancak semtine özellik katan güzelliklerden biri de çeşit çeşit ve oldukça lezzetli damak tadlarını sunan mekanlara sahip olmasıdır. 19. Yüzyıl’da birahaneler cenneti olan o günlerin rıhtımı, günümüzün Kordon’unda, gün batımına kadeh tokuşturmanın keyfi yüz elli yıldır değişmemiştir. Son yıllarda Türk mutfağına has yemeklerin de oldukça sık görüldüğü Alsancak, fast food türü gıda satan yerler açısından da neredeyse rakipsizdir. Semtin önemli yiyecek mekanları arasında, Dönerciler Sokağı ile pastanelerini de unutmamak gerekir. Bunların yanı sıra, İzmir’in en lezzetli boyoz ve gevreklerini de yine Alsancak’ta bulabilirsiniz.

alsancak-3

Alsancak’ta önemli bir nokta da Cumhuriyet Meydanı’dır. Cumhuriyet, Şehit Nevres ve Gaziosmanpaşa bulvarları ile Atatürk ve Şehit Fethi Bey caddelerinin açıldığı, İzmir’in en önemli meydanlarından biridir. İzmir’in önemli günlerde tören ve geçitlerin gerçekleştirildiği ve yapıldığı yıllarda “Gazi Parkı” olarak anılan meydan, 2002 yılında yapılan çalışmalarla denize kadar genişletilmiş ve yeniden düzenlenmiştir.

Bir diğer önemli meydan, Gündoğdu’dur. 19. Yüzyıl sonlarında “Bella Vista” ya da “Güzelyer” adlarıyla da bilinen Gündoğu adının, bulunduğu mahallenin adıymış gibi kullanılmasına 1940’larda son verilmesine karşın, halk arasında o çevrenin bu adla anılması günümüze kadar sürmüştür. Gündoğdu için “Alsancak’ın Kordon’a açılan kapısı” diyebiliriz. Tam bu noktada bulunan Gündoğdu Meydanı, özellikle bahar ve yaz aylarında çeşitli etkinliklerin yapıldığı bir alandır.

Atatürk Müzesi
Atatürk Caddesi üzerinde yer alan Atatürk Müzesi binası, 1880 yılında yapılmıştır. İzmir’e giren Türk ordusu, burasını karargâh olarak kullanmıştır. 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi toplandığında, Mustafa Kemal Atatürk, şahsi çalışmalarını burada yürütmüştür. Kongre bitiminde karargâh, bu binadan taşınmış ve hazine binayı Naim Bey’e otel olarak kullanmak üzere kiralamıştır. 16 Haziran 1926’da İzmir’e gelen Mustafa Kemal Atatürk, İsmet Paşa ile birlikte Naim Palas’ta kalmıştır. 13 Ekim 1926’da bina İzmir Belediyesi tarafından satın alınmış ve bazı yeni eşyalar da konularak Atatürk’e hediye edilmiştir. Atatürk, 1930-1934 yılları arasında İzmir’e her gelişinde hep bu evde kalmıştır. 10 Kasım 1938’de Atatürk’ün vefatı üzerine; ev, kızkardeşi Makbule Baysan’a veraset yoluyla intikal etmiştir. 25 Eylül 1940’ta İzmir Belediyesi, binayı müze yapmak üzere istimlak etmiştir. Atatürk’ün İzmir’e gelişinin 19. yılına rastlayan 11 Eylül 1941 tarihinde müze törenle halka açılmıştır. 5 Ekim 1962 tarihinden itibaren müze “Atatürk İl Halk Kütüphanesi ve İzmir Şehri Atatürk Müzesi” adını almıştır. 28 Aralık 1972’de Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı’nın 12088 sayılı yazıları ile binanın mülkiyeti İzmir Arkeoloji Müzesi’ne verilmiştir. Restore ve tanzim edilerek 29 Ekim 1978’de törenle “Atatürk ve Etnografya Müzesi” olarak ziyarete açılmıştır. Müzedeki etnografik eserler, 13 Mayıs 1988’de açılan yeni Etnografya Müzesi’ne taşındıktan sonra müzenin adı “Atatürk Müzesi” olmuştur.

Bina Osmanlı ve levanten mimarisi karışımından meydana gelen Neoklasik tarzda bir yapıdır. Bodrum, zemin, 1. kat ve çatı katından oluşmaktadır. Dikdörtgen planlı arka cephesi revaklı, avlulu 852 m²lik bir alanı kaplayan kârgir bir yapıdır. Ön cephede 1. katta cumbası vardır. Tüm zemin kat tabanı büyük boy mermer plakalarla döşelidir. Salonda yerde 34,5 m²lik Uşak halısı, sağ ve sol nişlerde mermer heykeller, büyük kristal ayna ve Atatürk büstü vardır. Sağ ve soldaki odada ve küçük salonda, 19. yüzyıl stili nefis şömineler vardır. Birinci kata çıkan merdivenlerin başında aplik görevi yapan 2 adet tunç şövalye heykelciği vardır. Merdiven sahanlığında büyük Atatürk portresi asılıdır. Atatürk’ün kullanım odaları olan toplantı salonu, çalışma odası, yatak odası, misafir odası, berber odası, muhafız odası, bekleme-kabul odası, kütüphane, yemek odası ve banyo, 1 kattadır. Toplantı salonunda ortada yeşil çuhalı rulet masası ve etrafında 12 adet Cosmos marka sandalye yer almaktadır. Salon duvarlarına dayalı 10 adet küçük boy maun sandalyelerin arkalıklarındaki çini plakalar üzerinde Shakespeare’nin eserlerinden kimi sahneler canlandırılmıştır. Yatak odasında maun karyola, 2 komidin, 2 kadife koltuk, 1 kanepe, 1 şezlong, 1 markiz, 3 dolap vardır. Yatak odaları günün modasına göre döşenmiştir. Kütüphanede Fransızca bir ansiklopedi bulunmaktadır. Çalışma odasında meşe kaplama çalışma masası ve onun üzerinde Atatürk’ün kullandığı yazı takımı vardır. Odalar bronz dolama heykeller, vazolar ve yağlıboya tablolarla süslenmiştir. Yerde Isparta ve Uşak halıları serilidir.

Kültürpark
Kültürpark, 1922 yılı yangının kül ettiği alanın önemli bir bölümünde yaratılan park ve kültür alanıdır. Kültürpark ile bu alanda gerçekleştirilen İzmir Enternasyonal Fuarı’nın, İzmir kentinin gelişme süreci ile de çok yakından ilgisi vardır. 17 Şubat 1923’de İzmir’de toplanan 1. Türkiye İktisat Kongresi, “Uluslararası fuar”a giden yeni süreci başlatır. Hemen o yıl düzenlenen Yerli Malları Sergisi, büyük ilgi görür. Aralıklı olarak düzenlenen sergi ve panayırlar, İzmir’de bu işe uygun ve evrensel boyutlarda katılımın içinde özel olarak ayrılan alanda, 1 Ocak 1936 günü molozlar kaldırılıp ağaçlar dikilmeye başlanarak, ülkemizde ilk kez bu boyutta bir park alanı yaratılır. Çevresi 2550 metre ve yüzölçümü 430000 metrekare olan Kültürpark, aynı yılın 1 Eylül günü açılarak, İzmir’e kazandırılmış olur. Böylece, turizm ve ticaret kenti olan İzmir, yangından “Fuarlar Şehri” olarak çıkmasını bilir ve kendini bu alanda dünyaya tanıtıp, dünyayı İzmir’e taşır ve bu ilişki, Uluslararası İzmir Fuarı’na mekan olan Kültürpark’ta gerçekleşir.

Kültürpark, İzmir’in hem romantik hem de en önemli yeşil alanlarından biridir. Hem barındırdığı değerler, hem de doğal yapısı nedeniyle mutlaka yerinden ulaşmak çok kolaydır. Yaya girişi ücretsizdir, ancak içeride gezmek istediğiniz müze, lunapark, fuar vb. için ücret ödemeniz gerekecektir. Kültürpark geziniz sırasında Lunapark’a gidip çeşitli oyuncaklarda eğlenebilir, yapay gölde su bisikletine binebilir ya da uygun kıyafetiniz var ise park alanını çepeçevre dolaşan tartan pistte spor yapabilirsiniz. Hatta paraşüt kulesinden atlayabilirsiniz. Kültürpark, barındırdığı bitkiler açısından da önemli bir botanik alandır. Bazı çok değerli ağaçlar arasında, hemen Lozan Kapısı girişi sağ tarafı ile İsmet İnönü Sanat Merkezi’ne gidişte sol yanda kalan bir çift “Sekoya”dan söz etmek gerekir. Kuzey Amerika kökenli bu ağaçların 140 m. uzunluğa erişebildiklerinden, uzak bir gelecekte İzmir’in sembollerinden biri olma olasılıkları vardır. Kültürpark’ın; 26 Ağustos, 9 Eylül, Cumhuriyet, Lozan ve Montrö kapıları olmak üzere beş giriş kapısı vardır.

Tarihi Havagazı Fabrikası
Tarihi Havagazı Fabrikası, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen restorasyon çalışmalarıyla, kentin önemli kültür ve sanat merkezlerinden biri haline getirilmiştir. Tarihi Havagazı Fabrikası Restorasyon Projesi gereğince, 23 bin 250 metrekarelik açık alan üzerindeki 2 bin 850 metrekarelik inşaat alanına sahip tescilli yapılar dışındaki tüm yapılar yıkılıp, dev baca güçlendirilmiştir. Günümüzde, birçok etkinlik burada düzenlenmektedir.

19. Yüzyıl’ın ikinci yarısında ticaret hacmindeki hızlı büyümeyle birlikte, İzmir’in sanayi yaşantısında da önemli gelişmeler yaşandı. İplik fabrikası, havagazı fabrikası, su fabrikası gibi büyük sanayi işletmeleri açıldı. İzmir’de ortaya çıkan sanayi kuruluşları, Aydın Garı ve iskeleye yakın olması nedeniyle bu kesimlerde yer aldı. 1857 yılında Andre Morchais adındaki girişimci, Paris Gaz Şirketi adına İzmir’de bir havagazı fabrikası kurmak için Osmanlı Devleti’ne başvurur. Ancak ölümü ile başvuru geçerliliğini kaybeder. İlk girişimden sonra bu kez 1859 yılında İstanbullu gazeteci A.Edwards, İzmir’de havagazı fabrikası kurmak için Osmanlı Devleti’ne başvurur. Başvuru, 40 yıllık imtiyazla onaylanır. Fabrikanın yapımı 1862 yılında başlar. Havagazı üretim tesisi, merkezi Glasgow’da bulunan “Lanloux and Sons” fabrikası tarafından kurulur. Fabrikanın kuruluş çalışmaları sürerken, kent içi nakil şebekesi de hazırlanmıştır.

TCDD Müze ve Sanat Galerisi
Müze binası, 1800’lü yıllarda İngiliz tüccarlar tarafından, ticari emtia deposu olarak yaptırılmıştır. 200 metre kadar güneyinde yer alan İngiliz Konsolosluğu, onun bitişiğindeki Anglikan Kilisesi ve şu anda Buca’da, 9 Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanlığı olarak kullanılan bina ile aynı mimari özelliklerdedir (“Bağdadî” adı veriliyor bu yapı tarzına). Demiryollarının millileştirilmesinden sonra, binanın hemen bitişiğinde yer alan ve aynı mimari özellikleri taşıyan büyüklü küçüklü toplam 5 adet yapıyla birlikte uzun yıllar lojman olarak kullanılmıştır. Nice depreme ve yangına direnen bina, 1990 yılında Müze ve Sanat Galerisi olarak düzenlenmiştir. Müzede, ülkemizde demiryolu serüveni başlangıcından bu yana, çeşitli istasyon ve trenlerde kullanılmış olan araç gereç, çeşitli malzeme ve giysiler sergilenmektedir.

İzmir’in İlk Saat Kulesi: Alsancak Garı Saat Kulesi
Aydın-İzmir Demiryolu’nun tamamlanmasının ardından, İngilizler tarafından inşa edilip, 1866 yılında, Alsancak Garı yanında hizmete açılmıştır. İzmir’in ilk saat kulesidir.

Aya Fotini Kilisesi
Günümüzde özel günlerde ibadete açılan tek Ortodoks kilisedir. 1793 yılında Hollanda Kilisesi olarak açılan kilise, 1905 yılında geçirdiği yangından sonra onarım görmüştür.

Saint John Evangelist Kilisesi
İzmir’de ilk Anglikan kilisesi, şehirde bulunan İngilizler ve Levant Şirketi çalışanları için 1625 yılında inşa edilir. St. John adına ilk kilise ise, 1843 yılında kurulur. Günümüzdeki kilisenin yeri, İngilitere konsolosluk binası inşa edildiğinde satın alınarak ayrılır. 1898 yılı Kasım ayında temeli atılan kilise, cemaat tarafından toplanan paralarla inşa edilerek, 1899 yılında tamamlanır. Kilise, 7 Nisan 1902 tarihinde açılmıştır.

Saint John Katedrali
Şehit Nevres Bulvarı, numara 29 adresinde Katolik katedralidir. Dönemin başpiskoposu ANthony Mussabini tarafından 1857 yılında satın alınan arsada, yapımına 1862 yılında başlanan kilise, 1874 yılında açılmıştır. Yapımı sırasında Sultan Abdülaziz’in büyük yardımının olduğu bilinen kilise, Katolik ve Protestan cemaati tarafından ortak kullanılmaktadır.

Saint Rosaire Dom Kilisesi
1850 tarihli ilk yapı yıkılarak Domenikan rahipleri tarafından 1904 yılından yeniden inşa edilen Katolik kilisesidir.

Balçova

Şair Homeros’un İlyada Destanı’nın bir bölümünde bahsettiği Agamemnon, Truva seferini yapan Akhai ordusunun başında bulunan komutandır. Askerlerin burada şifa bulması ve de yaralarının iyileşmesi üzerine şifalı suyun çıktığı yerlere tesis olarak kapalı hücreler yapılmıştır. Türklerin bölgeye gelmesi; 1300’lü yıllarda, hakimiyet kurması ise 1400’lü yıllarda olmuştur.

1910 yılına ait İzmir Vilayeti Haritası’nda Balçova Köyü olarak adlandırılan bölgede; ilk belediye, 01.03.1963 yılında kurulmuştur. Balçova, 03.06.1992 tarihinde ise ilçe durumuna getirilmiştir. Son yıllarda alışveriş merkezlerinin açılmasıyla, İzmir’in cazibe merkezi olma yolunda önemli adımlar atan ilçede, İzmir Ekonomi Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi bulunmaktadır. Teleferik’in eşşiz manzarası ve yeşilin doyumsuz güzelliği ilçeye ayrı bir hava katar.

Agamemnon Ilıcaları
Balçova Çayı yatağından 63 derecede kaynayan bu ılıcanın varlığı, ilk çağlardan bu yana bilinmektedir. Adını Mykene Kralı ve Troya’ya saldıran Akha ordusunun komutanı Agamemnon’dan almıştır. Bir söylenceye göre, Troya Savaşı’nda yaralanan Agamemnon ya da onun bazı askerleri, bu ılıcalarda tedavi görmüştür. Bir başka söylenceye göre ise bu Agamemnon, ünlü olanından başka birisidir. Hatta Kyme Kralı Agamemnon olduğu da iddia edilmiştir. Bazı söylencelerde ise Büyük İskender ordusuna mensup askerlerin de burada tedavi gördükleri anlatılır. Uzun zaman tarihin derinliklerinde kalan ve nasıl kullanıldığı bilinmeyen ılıca, 1763 yılında Fransız araştırmacı Elfont Meil tarafından ortaya çıkarılır. 19. Yüzyıl’ın sonunda İzmir Islahnamesi açıldığı zaman okula gelir olması nedeniyle, Islahhanelerin yaratıcısı ve zamanın İzmir Valisi Mithat Paşa tarafından düzenlenen ve o dönemlerde “Hamidiye Sanayi Mektebi Ilıcası” günümüzde ise “Balçova Ilıcaları” adıyla anılan ılıcalar, 1964 yılında gördüğü onarımdan sonra, 1980’li yılların başında yapılan Özel İdare tesisleri içine alınmıştır. Halk arasında “Ağa Memnun” olarak da söylenmiştir.

balcova-1
İnciraltı
İnciraltı semti, İzmir’in güneybatı ucunda yer alır. Günümüzde; Crowne Plaza Oteli, Özdilek Alışveriş Merkezi, balık restoranları, kumrucuları, sinemaları, piknik alanlarıyla İzmirliler’in sık rağbet ettiği önemli bir çekim merkezidir.

İzmir Deniz Müzesi
İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Güney Deniz Saha Komutanlığı işbirliği ile 2007 yılında düzenlenen müzede, ziyarete uygun hale getirilen, deniz kuvvetlerine ait “Ege” fırkateyni ile “Piri Reis” denizaltısı sergilenmektedir. 15’er kişilik gruplar halinde müzeye alınan ziyaretçiler, başlangıçta on dakikalık bir birifing ile bilgilendirilmekte ve daha sonra her iki teknede gezdirilerek bilgi verilmektedir.

İzmir Kent Ormanı
İzmir’in ilk Kent Ormanı, toplam 2 milyon metrekarelik düzenleme alanının 622 bin metrekaresi ağaçlandırılarak İnciraltı’nda oluşturuldu. 40 bin ağacın dikildiği İzmir Kent Ormanı, İzmirlilerin günün her saati kullandıkları, deniz ve yeşilin birleştiği bir ortamda spor, yürüyüş, gezinti ve piknik yapabildiği bir alana dönüştü.

Bayındır

Bizanslılar döneminde yerleşimin bulunduğu ancak Selçukluların gelişi ile Orhan Gazi tarafından 14. Yüzyıl’ın başlarında, Bayındır Türkmen Boyu’nun kendi adı ile yeni bir yerleşim oluşturduğu bilinmektedir. Bir rivayete göre, ilk yerleşim yerinin Ergenli Deresi kenarında kurulmuş iken bu yerleşim, taşkınlar yüzünden daha sonra şimdi bulunduğu yere taşınmıştır.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde, Bayındır’ın Paşa Hası olduğu belirtilmektedir. Tapu kayıtlarına göre burası şehzadeliği döneminde II. Selim’e verilmiş, II. Selim padişah olunca da damatlarından Sadık Paşa’ya 80 akçelik bir has olarak bağışlanmıştır. Şemsettin Sami Kamus-ül Alam da, Bayındır’da 28 cami, 1 medrese ve 2 Hristiyan okulunun bulunduğunu, Aydın vilayetine bağlı İzmir Sancağı’nın bir kazası olduğunu, 400 kadar nüfusu olduğunu yazmaktadır. Ancak Hristiyan okulları günümüze kadar ulaşmamıştır. Katip Çelebi ve Alman Tarihçi Phlippson, eserlerinde Bayındır’ın tarihi ile ilgili aynı paralelde ifadeler kullanmaktadırlar.

Bayındır, önceleri bir nahiye merkezi iken 1871’de belediye, 1875’de ilçe merkezi haline gelmiştir. İlçe, 30 Mayıs 1919 tarihinde Yunan işgaline uğramış ve 2.5 yıllık işgalden sonra 4 Eylül 1922’de kurtarılmıştır. Bu tarihe kadar Bayındır ilçesinin nüfus mozaiğinde çoğunluğu Türk olmak üzere Rum, Ermeni ve Yahudilerin de yaşadığı göze çarpmaktadır.

bayindir-1

İl merkezine 80 km. uzaklıkta bulunan Bayındır, Küçük Menderes Havzası’nda yer alır. İlçenin ekonomisi tarıma dayalıdır. Karpuz, pamuk, zeytin, sebze ve meyveler, başlıca tarım ürünleri olup, çiçekçilik de gelişme göstermiştir. İlçede önemli tarihi eserler mevcuttur. Osmanlı ve Selçuklular zamanında eğitim ve kültür merkezi olarak kullanılan bu tarihi yapılardan en önemlileri; Hacı Sinan Camii ve Külliyesi, Telcioğlu Camii, Recep Hanı, Eskici Dede Türbesi ve Bayındır Ilıcaları’dır.

Bayraklı

Batı Anadolu kıyılarını kendilerine insan kaynağı olarak seçen Türk korsanlar döneminde Akdeniz’e hakim olan denizciler, her yıl İzmir’e gelip bayraklar açarak levent toplarlar. “Solumadan can vermek, terlemeden mal kazanmak isteyen bayrağımız altına gelsin” sözleriyle gönüllü çekmeye çalışılır.

Bayraklar, günümüzdeki Bayraklı’nın bulunduğu yerde açılmakta ve gönüllüler orada yazılmakta olduğu için yörenin adı yıllar içinde Bayraklı olarak kalır. Diğer söylenceye göre; 19. Yüzyıl’da yöreden geçen tüccar kervanlarını soyan ama kimsenin canını yakmadan yalnızca işlerine yarayacak malı alan soyguncular, her soygundan sonra Tantalos’un mezarının bulunduğu tepeciğe bayrak asmaktadır. Bu nedenle bu soygunları yapanlara da “Bayraklı Eşkıya” adı verilir. Yörenin adı bu deyimden bozma “Bayraklı” olarak kalır. Üçüncü söylencede ise Türklerin İzmir çevresine yerleştikleri dönemde elleri bayraklı 7 Türk savaşçı, günümüzdeki Laf Deresi yakınında düşman askerleriyle çarpışır ve biri orada şehit olur. Bu nedenle o bölgenin adı “Bayraklı” olarak anılmaya başlar. Bazı kaynaklar buranın adının “Bayraklı” adlı aşiretten geldiğini de öne sürmektedir.
Bayraklı; yol, su, elektrik, kanalizasyon, ulaşım gibi hizmetlerin olmadığı 1920’li yıllarda 475 nüfuslu küçük bir mahalle idi. Bunun 160’ı Türk, geri kalanı İtalyan, Rum ve Ermenilerden oluşmaktaydı. Bayraklı, o dönemlerde birçok insanın piknik yapmaya, gezmeye ve deniz kenarına gelen insanların bolluğu içindeydi. 1927’de, Bayraklı’nın ileri gelenleri, İzmir ve Karşıyaka’ya bağlı olmayan özerk bir idare şekline sahip bir Bayraklı için Ankara’ya giderek girişimlerde bulunmuşlardır. Kısa zaman sonra Bayraklı bir bağımsız muhtariyet olmuştur.

bayrakli-1

Türkiye’de 1969’da başlayan temel eğitim, ilk olarak Bayraklı’da başladı. 1922 yılında 30 öğrenci ile eğitime başlayan Bayraklı İlkokulu, Atatürk’ün harf devrimini uygulayan okulların başında gelir. Halk evleri kaldırılınca, 1965 yılında Zeki Yavaş’ın önderliğinde Kültür Ocağı kurulmuştur. Kültür Ocağı’nda tiyatro, müzik, pandomim ve gezi etkinliklerinin yanısıra kurslar verilmiş ve maddi durumu iyi olmayan ailelerin çocukları sünnet ettirilmiştir. 1969 yılında, bulundukları binanın yıkım emri verilmiş fakat çeşitli girişimler sonucunda binanın yıkılmasından vazgeçilmiştir. 2008’de ilçe olan Bayraklı; Konak, Bornova ve Karşıyaka ilçeleri arasında yer alır.

Tepekule (Smyrna)
Smyrna, Bayraklı’da üzüm bağlarının çevrelediği, Hacı Mutzo adıyla da bilinen, 370 m. uzunluk ve 220 m. genişlikte küçük bir tepecik üzerindedir. Bu tepecik, başlangıçta üç tarafı denizle çevrili küçük bir yarımadadır. Antik dönemde Meles Irmağı’nın getirdiği alüvyon, denizin dolmasına neden olunca, yarımada da karada kalır. Eski İzmir, M.Ö. 3000 yıllarında körfezin kuzeydoğusunda yer alan ve yüzölçümü yaklaşık yüz dönüm olan bu yarımadacık üzerinde kurulur.

Batı Anadolu’da Ege Denizi kıyılarının, Aiolosların eline geçmesi döneminde Aiolis kenti olur. M.Ö. 7. Yüzyıl’da Kolophon’da göç eden İon’lar, bir hileyle kenti ele geçirir ve Smyrna, o tarihten sonra İon kenti olur. Yapılan kazılarda, Smyrna’nın yerleşme katlarının M.Ö. 6. Yüzyıl’dan, M.Ö. 4. Yüzyıl’a kadar kesintisiz sürdüğü anlaşılır. Batı Anadolu’nun planı ve tarihi kesin olarak bilinen en eski evi buradaki Oval Ev’dir. Ören yerinde, M.Ö. 9. ve 8. yüzyıllara ait dörtgen ve oval planlı konut kalıntılarını görebileceğiniz Smyrna’da evler, merkezdeki bir avlu çevresine sıralanmış odalardan oluşur. Smyrna’da 7. Yüzyıl’a ait bir Athena tapınağı da bulunmaktadır. Tapınak, Lidya Kralı Alyattes’in İzmir’i ele geçirmesi sırasında hasar görür ve hemen onarılırsa da M.Ö. 546 yılındaki Pers saldırısında tamamen tahrip olur.

Smyrna’da bazı konutların dış duvarlarına paralel olarak yerleştirilmiş su kanallarını da görebilirsiniz. Ören yerinin en önemli buluntularından biri, Athena Tapınağı önünde başlayıp limanda sona eren ana caddedir. Bu cadde, tarihte bilinen en eski örnektir. M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarda, Pers istilasının etkilerinin azalmasının sonucu hızla gelişen ve bir tiran tarafından yönetildiği bilinen Smyrna kenti, 4. Yüzyıl’ın sonunda Pagos’ta (Kadifekale) yeniden kurulur. Smyrna’da 1824-1928 yılları arasında P. Von Osten, 1930 yılında da Prof. Mitner tarafından birçok kazı yapılır. 1948-1951 yılları arasında da Prof. Ekrem Akurgal, R.W.Nichols ve J.M. Cook tarafından yapılan arkeolojik kazılar sonucunda yerleşim yerinin en parlak çağı olan M.Ö. 7. Yüzyıl’a ait kalıntılar bulunur. Smyrna kazıları günümüzde de sürmektedir.

Bergama

Tarih öncesi dönemlerden başlayarak Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıkları ile devam eden dönemde, dünya çapında, önemi olan arkeolojik eserlere sahip olmuştur. Dünyada 5 tiyatroya sahip tek antik kent olan Bergama, Efes ile birlikte ören yerinin ihtişamı açısından İzmir çevresindeki en önemli iki ören yerinden biridir.

Bergama’nın uygarlık tarihine en büyük armağanı ise parşömeni icat etmesidir. Bergama Kütüphanesi’nin, İskenderiye Kütüphanesi ile rekabeti sırasında, Mısır’ın Bergama’ya papirüs gönderilmesini yasaklaması sonucu bulunan parşömen, Antik Çağ bilim ve sanatının Rönesans’a ulaşmasının en önemli aracıdır. 1300’lü yılların başında Bergama’da, Menteşeoğulları ile birlikte Türk Dönemi başlamıştır. Menteşeoğulları’nı Karesi Beyliği takip etmiş, 1333 yılında kentin sultanı Yahşi Bey olmuştur. 1345 yılında Orhan Bey tarafından alınan kent, Karesi Beyliği’nden Osmanlı yönetimine geçirilmişti. 1402 yılında Ankara Savaşı ile Timur’un Yıldırım Beyazıt’ı yenmesiyle başlayan Anadolu’daki Moğol hakimiyetine paralel, Bergama da Moğol istilasına maruz kalarak Osmanlı yönetiminden çıkmıştı. 1425 yılında II.Murat Dönemi’nde Bergama, tekrar Osmanlı topraklarına dahil edilmişti.

bergama-2

Türk Dönemi ile birlikte Bergama Kalesi (Akropol) yerleşim merkezi olmaktan çıkmıştır. Yeni yerleşim alanı olarak kalenin etekleri ve düzlük alanlar tercih edilmişti. Türk Dönemi’nde Bergama voyvodalık-ayanlık rütbesi taşıyan sülale beyleri tarafından yönetilmekteydi. Günümüze kalabilen kitabe ve mahkeme sicillerinden, 1737’de Arapoğulları, 1775’te de Karaosmanoğulları, yönetimde söz sahibi idiler. Ancak II. Mahmut Dönemi’nde bütün ayanlıklara son verilmiş, 1841 yılında kaza müdürlükleri, 1867 yılında da bu müdürlükler kaymakamlığa dönüştürülmüştür.

Türk Dönemi’nde şehrin Türk, Rum, Ermeni, Yahudi ve diğer yabancı gruplardan oluşan nüfusu vardı. Kalenin eteklerinde Rumlar, Bergama Çayı’nın (Selinos) sağ ve sol kıyıları boyunca Yahudiler ve Ermeniler, Bakırçay Ovası’na doğru düzlük alanlarda da Türkler yerleşmişti. Bu nüfusa Balkanlardan gelen Türk göçmen grupları dahil oldu. Göçmenler, Bergama ve çevresindeki köylere yerleşmeye başladı. Ayrıca 19. Yüzyıl’da konar-göçer aşiretler de Bergama ve çevresinde yeni köyler kurmuş ve yerleşmişlerdi.
İl merkezine 107 km. uzaklıkta olan ilçenin ekonomisi tarıma dayalı olup, birçok ürün yetiştirilmektedir. Bakırçay Ovası’nın verimli topraklarında; pamuk, tütün, zeytin ve üzüm yetiştirilmektedir. Kozak Yaylası’nda ise çam fıstığı önemli bir gelir kaynağıdır. Arıcılık, tarıma dayalı sanayi, halı ve kilim dokumacılığı, ilçenin diğer önemli gelir kaynaklarındandır.

Akropol
Yaklaşık 300 metre yükseklikte, özellikle Helen dönemi yapıtları açısından çok zengin bir alandır. Bergama krallarının sarayları, tiyatro, kutsal alanlar, tapınaklar, agora, gymnasion, heroon ve diğer Roma dönemi kalıntıları bu tepe üzerindedir. Bergama kazıları 1877 yılında başlamıştır. Bu kazılarda çıkarılan en önemli eser olan Zeus Sunağı, Berlin’e götürülmüştür. Berlin Müzesi’nde sergilenen ünlü Zeus Sunağı’nın kaidesi Akropol’de görülebilir. Ören yerinin en görkemli yapısı çok başarılı bir yenileme çalışması sonucu ayağa kaldırılan Traian Tapınağı’dır. İon tarzında tamamen mermerden inşa edilmiş Dionysos Tapınağı, dünyada benzerleri arasında en dik olarak kabul edilen 15.000 kişilik tiyatronun yanı sıra barındırdığı 200.000 yazma eserle dönemin ikinci büyük kütüphanesi olan ve M. Ö. 198 yılında Bergama kralı I. Attalos tarafından yaptırılan Bergama Kütüphanesi kalıntıları da Athena Tapınağı’nın arkasında görülebilir.

Allianoi
Sahip olduğu 47 derece ısıdaki şifalı su ile Antik Dönem’in önemli sağlık merkezidir. Bergama’nın 18 km. kuzeydoğu yönündedir ve Paşa Ilıcası olarak da anılır. M.Ö. 2. Yüzyıl’da var edilip İmparator Hadrianus zamanında en parlak dönemini yaşayan Allianoi, bölgedeki en önemli hidroterapi merkezi olarak bu varlığını 2. Yüzyıl sonuna kadar sürdürür. 1998 yılında başlayan kazılarla, gün ışığına çıkartılan Allianoi, yapımı sürmekte olan Yortanlı Barajı’nın su toplama havzasında kaldığında, kurtarma çalışmaları sürdürülmektedir.

Kızıl Avlu (Serapion)
Kırmızı tuğladan yapıldığı için Kızıl Avlu olarak da anılır. Roma döneminde Anadolu’da yapılan tapınakların en büyüğüdür. 2. Yüzyıl’da Roma İmparatoru Hadrianus tarafından Mısır kökenli mitolojik tanrı Serapis’in adına adanarak inşa edilir. Roma Dönemi’nde Anadolu’daki en görkemli yapı olarak inşa edilen bazilikanın altından Selinos Deresi büyük bir su kanalı içinde akmaktadır. Bizans Dönemi’nde tapınak içinde St. Jean adına bir kilise kurulur. Cumhuriyet döneminde eski kiliseden dönüştürülen camiye ise işgalden kurtuluş anısına Kurtuluş Camii adı verilir. Bazilika’da son yıllarda Mayıs aylarından ayin düzenlenmektedir.

Perperene
Kozak Yaylası üzerinden giden Bergama-Ayvalık karayolu üzerinde bulunan Aşağıbey köyü yakınındadır. Neredeyse hiç dokunulmamış ve çok az bilinen bir antik kenttir. Adına, Roma Dönemi’nde üzerinde Kozak’ın ünlü Güz Üzümü bulunan madeni para da basılmıştır. İlkçağın önemli düşünür ve yazarlarından Helenikos burada ölmüştür. Geniş bir alana yayılmış Perperene’de, başta tiyatro olmak üzere tapınak, hamam kalıntıları ile sur duvarları dikkate değerdir.

Bergama’da bunların dışında; Asklepios Kutsal Yolu başlangıcında var olduğu bilinen ve izle bulunan 30.000 kişilik Roma Tiyatrosu, bunun hemen kuzeydoğu yönünde yer alan 30.000 kişilik stadyum ve Asklepion’un 300 metre kuzey yönünde yer alan ve de su gösterilerinin de yapılabildiği 50.000 kişilik arena, gerekli kazılarak yapılarak, gün ışığına çıkarılmayı beklemektedir.

Bergama’da; Antik, Roma ve Bizans dönemleri eserleri yanı sıra çok sayıda Selçuklu ve Osmanlı eseri de bulunmaktadır. Bunların en önemlileri; Selçuk Minaresi, Ulu, Kurşunlu, Hacı Hekim, Laleli, Ansarlı, Şadırvanlı ile Kulaksız camiler; İncirli ve Parmaklı mescitler; Çukur, Taş ve Tabaklar hamamları ile adını aldığı antik mermer küp, Paris Louvre Müzesi’nde bulunan Küplü Hamam’dır. Ayrıca; köprü, bedesten, çeşme ve sebiller de görülmeye değer eserler arasındadır. Kral II. Eumenes tarafından yaptırılan ve tarih içinde yaralı askerlerin tedavilerinde kullanıldığı söylenen ve de bu sularda yıkanması nedeniyle, Kleopatra Ilıcası diye de anılan Güzellik Ilıcası ise yenileme nedeniyle kapalı durumdadır. Bergama’da Paşa Ilıcası, Mahmudiye Ilıcası ile Kaynarca Çamur Banyosu’nu da ayrıca belirtmek gerekir.

Beydağ

Kilbiyanon ovasındaki; Palaiapolis (Balyambolu, Beydağ), Koloe (Keleş, Kiraz), Byrgion (Birgi), Nikaia gibi kent ve kaleler Türklerin eline geçti. Selçuklu emirlerinden Emir Çaka, merkezi İzmir olan bir beylik kurdu.

Bölgede başlayan Türk Egemenliği daha sonra Birgi merkez alınarak kurulan Aydınoğulları döneminde de devam etmiştir. Aydınoğulları Beyliği’nin I. Beyazıt’ın egemenliğini tanıması ile beylik merkezi Tire olarak belirlenmiştir. Bu tarihlerde Balyambolu (Beydağ) küçük bir kasaba olarak Tire’ye bağlıdır. Ekonomik bakımdan da Tire ile ilişkilidir. Yukarı Menderes Havzası 1451 de merkezi Tire olan Aydın İline o da Kütahya’da oturan Anadolu Beylerbeyine bağlıdır.

23-24 Haziran 1919’da Beydağ’ın Yunan askerleri tarafından işgaliyle Beydağ halkının acı ve hüzün dolu günleri başlamıştır. İlk işgali gerçekleştiren Efzon birlikleri, halka insanlık onuruyla bağdaşmayacak her türlü mezalimi yapmıştır. Beydağ halkı, Nazilli yoluyla Kuyacak’a ve Denizli köylerine, Karacasu ve Bozdoğan ilçelerine göç etmek zorunda kalmıştır. Bu muhacirlikleri iki defa olmuş ve bu geliş gidişler halkı perişan etmiştir. Korkutup kaçırarak halkı yıldıracağını sanan Yunan askeri, bu yöredeki direnişi kırmayı başaramamıştır. Cephelerde giderek direnişin ve Kuva-yı Milliyecilerin sayısının artması, idari ve mali bir takım sorunları da doğurmuştur. Bir yandan Kuvayı Milliye örgütlenmesinin merkezileştirilmesi, düzene sokulması ve silah gücünün arttırılması; diğer yandan da Kuva-yı Milliye birliklerinin yiyecek, giyecek ve donatım gibi ihtiyaçlarının karşılanması için bölgesel kongreler düzenlenmiştir.

beydag-1

Beydağ’ı da içine alan bölgenin kaderini tayin etmek için 19 Eylül 1919’da toplanan II. Nazilli Kongresine; Antalya, Burdur, Isparta, Denizli livaları, Apa, Atça, Alaşehir, Eşme, Eğirdir, Bademli(Bademiye), Beydağ(Balyambolu), Buldan, Bozdoğan, Çal, Çivril, Çardak, Honaz, Dalama, Sarayköy, Sultanhisar, Keçiborlu, Sandıklı, Güney, Tavas, Garbikaraağaç, Kadıköy(Babadağ), Karacasu, Karahayıt, Kuyucak, Nazilli ilçe ve nahiyelerinden ikişer delege katılmıştır. Beydağ Bucağı’ndan II. Nazilli Kongresi’ne, Balyambollu İsmail Hakkı ve Abdullah Efendi katılmıştır. Nazilli Kongrelerinde, askerleri silahlandırmak, cepheye gerektiği kadar asker ve yiyecek göndermek oluşturulan Heyet-i Milliye’nin görevi olarak kabul edilmiştir.

Alınan bu karar gereğince, Büyük ve Küçük Menderes arasındaki dağların platolarına topçu bataryalarının çıkarılması için araba yolu yapılması istenmiş, Nazilli ve çevresindeki halk, yol yapımında görevlendirilmiştir. Nazilli-Sinekçiler-Beydağ yaylası arasındaki top yolu, Beydağ halkının katkılarıyla, 12 Haziran 1920’de bitirilmiştir. Beydağ halkı, canını dişine takarak Kuva-yı Milliye birliklerinin top, cephane gibi askeri malzemelerinin yanı sıra çeşitli iaşelerinin taşınmasında da katkıda bulunmuştur. Kurtuluş Savaşı’nda, İnebolu’dan Ankara’ya cephane taşınan ve İstiklal Yolu olarak bilinen yolun bir benzerinin Milli Mücadelenin İlkkurşunla başladığı yöremizde, Kuva-yı Milliye birliklerinin askeri ihtiyaçlarını karşılanmak için Beydağ halkı tarafından yapılmış olması gurur vericidir. Kuva-yı Milliye birliklerine ve dolayısıyla Milli Mücadele’ye çok büyük katkılar sağlayan bu yola Beydağ Belediye Meclisi, 9 Şubat 1993’te “Kuva-yı Milliye Yolu” adını vermiştir.

Beydağ halkından Kuva-yı Milliye’ye katılanlar, Beydağ ve Nazilli cephelerinde çarpışmayı vatan görevi saymışlar ve İstiklal Madalyası talebinde bulunmamışlardır. Beydağ halkından asker olarak Kurtuluş Savaşı’na katılanlar ise 3. Ordu’da vatanı savunmuşlardır. 24 Haziran 1919’dan 2 Eylül 1922’ye kadar Yunan işgali ve yönetimi altında geçen dönemde Beydağ halkı, bir yandan işbirlikçi azınlıklarla ve işgal kuvvetleriyle diğer yandan da İstanbul yönetiminin Milli Mücadele karşıtı tutumuyla mücadele etmiştir.

Beydağ ilçesinin coğrafi konumu yönünden doğanın zengin oluşu, insanların ilk çağlardan beri beğenisini kazanmıştır. Bu yönden Beydağ, tarihin ilk çağlarından bu yana çeşitli kavimlerin yerleşip yaşadığı alanlardan olmuştur. Dünün ve bu günün Beydağlıları, doğanın onlara bağışladığı, güzel iklim, bereketli topraklar üstünde yaşamlarını sürdürürken geleceği düşünmemişler veya düşünememişler. Bu bakımdan tarihi ile ilgili araştırma yapmak güçleşmiştir.

Bornova

Osmanlı devrinde, bu bölgenin verimli bir tarım bölgesi ve bitki örtüsü nedeniyle bir sayfiye yeri olduğu anlaşılmaktadır. Prehistorik dönemde zengin bitki örtüsü ve hayvan kaynaklarıyla uygun çevre koşullarına sahip olan Bornova Ovası, İzmir’in ilk yerleşimcilerine ev sahipliği yapmıştır.

En eski yerleşime ait kalıntılar Yeşilova Höyüğü’nde bulunmuştur. 2005 ve 2006 yıllarında gerçekleştirilen kazı çalışmaları sonucunda Bornova Ovası’nda ortaya çıkartılan Yeşilova Höyüğü’nün sadece İzmir’in değil aynı zamanda Ege Bölgesi’nin de bilinen en eski yerleşim merkezi olduğu anlaşılmıştır. İlk toplulukların Yeşilova Höyüğü’ne günümüzden 8500 yıl önce yerleşmeye başladıkları tespit edilmiştir. Yeşilova Höyüğü ve höyüğün 400 m. kuzeyinde yer alan Yassıtepe Höyüğü ile birlikte ovada Bayraklı, Pınarbaşı, Bornova Anadolu Lisesi höyükleri gibi beş höyüğün yer alması, Bornova’daki yoğun eski yerleşimlerin varlığını ortaya koymuştur. Bu prehistorik yerleşimlerle, gerek Bornova ve gerekse İzmir kentinin geçmişi, bilinenden çok daha eski tarihlere gitmiştir. Bornova Ovası’nın zamanla derelerin getirdiği alüvyonla kaplanması sonucu burada yaşayan topluluklar, yakın çevre içindeki daha yüksek yerlere taşınarak yaşamlarını sürdürmeye devam etmişlerdir.
Daha sonraki çağlarda artan nüfusla birlikte İzmir halkı ihtiyaçlar doğrultusunda Bornova Ovası’nın batısına, sırasıyla M.Ö. 650-545’de Smyrna-Tepekule ve M.Ö. 300’de Kadifekale’nin bulunduğu alanlara taşınmış, kültürel ve ekonomik bakımdan gelişimini sürdürmüştür. 1425 yılında Türk egemenliğine alınan Bornova, 1919-1922 tarihleri arasında Yunan işgali altında kalmıştır. Bornova, çok eski bir yerleşim yeri iken 1881 yılında belediyelik, 1957 yılında ise ilçe olmuştur. Bornova, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde, özellikle 1865’de Halkapınar çıkışlı demiryolu hattının buraya uzatılmasıyla, İzmir’in zengin levanten ailelerinin tercih ettiği yerleşim mekanı olmuştur. İzmir merkezinden daha serin havası, 1980’li yıllara kadar İzmir ile Bornova arasında varlığını sürdüren mandalina bahçelerinin nezih ortamı, çoğu İngiliz kökenli pek çok ailenin muhteşem konaklarının Bornova’da inşa edilmesi sonucunu doğurmuştur. İtalyan, Fransız kökenli levantenler daha ziyade Buca’yı tercih etmişlerdir.

forum-bornova

Anekdotik bazda, Türkiye’deki ilk futbol maçı 1890 yılında İzmir’e gelen İngiliz denizcilerle İzmirli gençler arasında Bornova’da, ülkemizdeki ilk atletizm yarışmaları da 1895’de yine Bornova’da gerçekleşmiştir. İzmir’in kurtuluş günü olan 9 Eylül 1922’de Türk ordusu İzmir’e, Bornova’nın üst kısmındaki Belkahve mevkiinden girmiş, Nif’de (Kemalpaşa) gecelediği 8 Eylül akşamının gecesinde muzaffer orduların komutanı Mustafa Kemal Paşa, Belkahve’ye çıkıldığında ayakların altında bütünüyle uzanan İzmir’i ilk kez buradan görmüştür. Bornova, günümüzde hızla büyüyen yerleşim alanı, üniversite kenti olmanın yanında, gelişmiş sanayi yöresidir. 1932 yılında Bornova Ziraat Mektebi’nin açılmasıyla çekirdeği oluşturulan, İzmir’in ilk üniversitesi olan Ege Üniversitesi, Bornova’da kurulmuştur. Üniversite sayesinde Bornova, 1960’lı yıllardan itibaren giderek öğrenci kenti olmaya başlamıştır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nin gelişmesi, yurt çapında ün kazanması da Bornova’yı çekim merkezi haline getiren başka etkendir.

Aşık Veysel Rekreasyon Alanı
Toplam 231.000 m² düzenleme alanında, 527 araçlık otopark, 125.000 m² yeşil alan, alanları 352 m² ve 142 m² olan iki kafeterya, toplam alanı 2.079 m² olan üç adet basketbol sahası, toplam alanı 1089 m² olan iki tenis kortu, 1215 m²lik mini futbol sahası, 180-220-350 m² lik üç adet kum-çocuk alanı, 1550 m² lik gölet, 10.000 m² lik taban tuğlası-yaya yolu, 34.500 m²lik granit küp taş yaya yolu, 1.6 km uzunluğunda bisiklet yolu ve inşaat toplam alanı 7.693 m² olan 5.000 kişilik anfitiyatro yapıldı. 125.000 m²’lik yeşil alana sahip Bornova Aşık Veysel Rekreasyon Alanı’nda; 2.912 adet ağaç, 24.180 adet çalı, 180.728 adet yer örtücü bitkisi, 40.948 adet mevsimlik bitki, 3.288 adet sarılıcı bitki, 347 adet iç mekan bitkisinin dikimi yapılmış ve 112.952 m² çim atılarak çevre düzenleme çalışmaları tamamlanmıştır. Ayrıca her çocuğun oyuna ihtiyacı ve hakkı olduğu düşünülerek; alan içerisine oyun grubu ve kondisyon takımının yanı sıra; engelli oyun grubları da yerleştirilmiştir.

Belhomme Köşkü
İlk sahiplerinin Xenoupoulou ailesi olduğu sanılan bu yapı 1880 yılında, Aliberti evini de inşa eden Clark adlı İngiliz mimar tarafından yapılır. Daha sonraları ise adını aldığı Belhomme ailesine geçen evin dış cephesi, dirsekli zarif başlıklarla süslenmiş sütunları ile oldukça dikkat çekicidir. 1997 yılında, dış cephesi ve iki muhteşem sütunu, Belediye Başkanı Prof. Aysel Bayraktar tarafından restore edilmiştir. Günümüzde ise Atatürk Kitaplığı olarak kullanılmaktadır.

Charlton Whittall Evi
Bornova’daki en eski yapılardan olup, önceleri Felemenkli rahibeler için manastır olarak yapılır, daha sonra Whittall şirketinin kurucusu Charlton Whittall tarafından satın alınarak konuta dönüştürülür. Sonraları Giraud ailesine satılan, yaklaşık 200 yaşındaki yapı, Türkiye Cumhuriyeti’nin malı olur. Günümüzde Ege Üniversitesi Rektörlüğü Binası olarak kullanılmaktadır.

Dramalılar Köşkü Bornova Kent Müzesi
Eski Bornova’nın kültür mozaiğinin merkezinde yer alan Dramalılar Köşkü, restore edilerek kent kültürüne Dramalılar Köşkü Bornova Kent Müzesi olarak hizmet vermeye başladı. Erzene Mahallesi 2 ve 3. sokak üzerinde, Bornova Hükümet Konağı arkasında yer alan ve 18. yüzyılın başında yapıldığı tahmin edilen Dramalılar Köşkü Bornova Kent Müzesi’nde; dönemin Osmanlı ve Levanten yaşantısını yansıtacak çeşitli antik eserler, 1920’li yıllarda köşkte yaşayan Dramalı ailesinin fotoğrafları ve vatandaşların bağışladığı antika eserler sergileniyor.

Giraud Köşkü
Fevzi Çakmak Caddesi’ndeki Bornova Meydanı’na bakan iki köşk, Marcopoli adlı bir Yunanlı tarafından 1860 yılında inşa edilmiştir. Bu iki ev, arkalarında uzanan geniş ve güzel bahçe ile neredeyse yanyana durmaktadır. 30 yılı aşkın bir süre önce bu bahçeden denizi görmenin mümkün olduğu söylenmektedir. Sağda bulunan ev orijinal halini korumakta; William Giraud ve Paterson Ailesi’nden gelen eşi Gwen’in yaşadığı diğer ev ise 90 yıl önce Harold Giraud tarafından tekrar inşa edilmiştir. Etkileyici revak daha sonra eklenmiştir ve ev güzelliğini hala muhafaza etmektedir. Giraud evinde en çok değer verilen eşyalardan biri de Giraud Ailesi’nin ve İzmir’deki şirketin 18. yıldaki kurucusu Jean Baptiste’nin portresidir. Diğer bir resim ise Jean Baptiste’nin kayınpederi ve Venedik Cumhuriyeti’nin İzmir’deki son konsolosu Lui Cortazzi’nindir. W. Giraud’nun babası Türkiye’deki ilk pamuk tekstil fabrikasının kurucusudur. Giraud Köşkü, 1994 yılında yağ ve deterjan fabrikası sahibi Küçükbay Ailesi tarafından satın alınmış ve o tarihten itibaren aile konutu olarak kullanılmaktadır.

Homeros Vadisi
Bornova’nın merkezi ile Kayadibi arasında uzanan Bornova Çayı’nın yatağı, Homeros Vadisi Projesi ile yepyeni bir çehreye büründü. Hem su baskınlarını önlemek, hem de kente yeni mesire alanları kazandırmak amacıyla Homeros Vadisi Projesi hayata geçirildi. Yaklaşık 7 kilometre uzunluğundaki vadi boyunca göletler ve su bentleri inşa edilerek; çiçekler ve ağaçlarla çevrili piknik alanları düzenlendi. Piknik alanları içerisine doğayla uyumlu ahşap oturma grupları yerleştirildi ve güvenlik ekipleri oluşturularak alanın güvenliği sağlandı. Doğanın yapısını bozmadan, İzmir’e özgü endemik bitki türlerinin de kullanıldığı, kentin ekolojik yapısına katkı sağlayan 500.000 m²’lik Homeros Vadisi; kentin yoğun yaşamından uzaklaşmak isteyen insanlar için doğal zenginlik haline gelmiştir.

Vadideki uygun yerlere at kestanesi, ıhlamur, çınar, sığla gibi yapraklı türlerle birlikte; sedir, ladin, fıstık çamı gibi ibreli türler olmak üzere; 3.001 adet ağaç; zakkum, kızılcık, defne, leylak, berberis gibi türler olmak üzere; 31.777 adet çalı ve zeminin renklenmesi için, bodrum papatyası, mesem, katır tırnağı gibi türler olmak üzere 156.920 adet yer örtücü, mevsimlik ve sarılıcı bitki dikimi yapılmış olup; Homeros Vadisi 3. kısımdaki dikim çalışmaları devam etmektedir. Vadinin 3. kısmında yapılan çalışmaların sonucunda yerleştirilen piknik masaları ve çocuk oyun grubunun yanı sıra; dikimleri gerçekleştirilen yer örtücü bitkiler zemini mor renge boyandı. Homeros Vadisi endemik canlı türleri’ne yönelik yapılan araştırma çalışmalarında; eğreltilerde 2 familyada 2 tür, açık tohumlularda 3 familyada 4 tür, kapalı tohumlularda; çift çeneklilerde 46 familyada 146 tür, tek çeneklilerden 5 familyada 29 tür olmak üzere toplam; 54 familyada 182 tür bitki ve 103 kuş türünün tespiti yapılmıştır.

Hüseyin İsa Bey Camii
“Büyük Camii” ya da “Hacı İsa Bey Camii” olarak da anılan cami, İzmir’deki en eski camidir. İnşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte mimari tarzına bakılarak Selçuklulardan kaldığı varsayılır. Bu varsayım için caminin türbe kısmında bulunan 3 mezar da kanıt olarak gösterilir. Selçuklu tarzı mezar taşlarına sahip bu üç mezar; Beşir, Nezir ve Ali adlı Selçuklu cengaverlerine aittir. Bir söylence ise bu üç mezarın Seyyid-i Battal Gazi’nin oğulları ya da torunlarına ait olduğunu varsayar. Caminin iç kapısı üzerindeki bir kitabede, Seyyid Ali Ağa tarafından 1737 yılında onarıldığı yazılıdır. Seyyid Ali Ağa, Kızlarağalığı görevinden sonra İzmir’e tayin edilmiş bir saray mensubudur. İlk yapılışında toprak olduğu söylenen kubbesi, yukarıda sözü edilen onarımda yenilenir. Camiyi taşıyan 16 sütundan antik başlık taşıyanlar Efes’ten getirilir.

Maltass Köşkü
Eskiden Uzun Sokak olarak bilinen sokakta bulunan Maltass Köşkü, 1960’lardan beri Geoffrey Maltas’ın dul eşi Audrey Maltass’a aitti. Köşk 120 yaşındadır. Birkaç yıl önce İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu tarafından, tarihi evleri restore etmeye yönelik bir örnek olarak satın alınmıştır.

Pandespanian Köşkü (Yeşil Köşk)
Eski tren istasyonu son durağı ve üniversite kampüsü girişindeki köşk, 1880 yılında Pandespanian ailesi tarafından inşa edilmiştir. Ege Üniversitesi tarafından restore edilen köşk, enfes mimari tarzı ile bugün üniversitenin sosyal tesisi olarak kullanılmaktadır.

Paterson Köşkü
Benzerleri arasında oldukça iddialı görüntülü bir yapıdır. 1859 yılında İzmir’e yerleşen İskoçyalı işadamı John Paterson tarafından yaptırılmaya başlanan evin ön yüzü, ilk sahibi tarafından tam yedi kez değiştirilir. 1963 yılından bu yana, kimsenin oturmadığı 38 odalı köşkün yapı malzemesinin büyük bölümü Avrupa’dan getirtilir. Kurtuluş Savaşı’nda karargah olarak da kullanılan köşk, daha sonraları yağmaya uğrar.

Steinbüchel Evi
1860’ların başlarında John Maltass adlı İngiliz tarafından yaptırılır ve daha sonra kızı Eugenie Wood’a kalır. Richmond Dükü tarafından İzmir’deki İngiliz hastanesine pratik yapması için gönderilen Doktor Charles Wood’la evli olan Eugeniue Wood, çocukları Lucy ve Hortense ile bu evde yaşar. Hortense sanatçı ruhlu bir kişilik olarak yetişir, şiir ve müzikle uğraşır. Kurtuluş Savaşı sırasında da Mustafa Kemal’e yazdığı mektubla başarılarını kutlar. İstirdattan sonra İzmir’e gelen Mustafa Kemal Paşa bu nedenle Hortense Wood’a ait bu eve istekle gider ve o günlerde önemli dğeişiklikler yapılan ev, mirasçılarına güvence verilerek Genel Karargah olarak kullanılır. Ancak tüm subaylar eve sığmadığından İsmet Paşa ve diğerleri komşu evlere yerleştirilir. Mustafa Kemal Paşa, köşkte Ernest Wood’un odasında kalır. Yapı, Matthey Evi olarak da anılır.

Wilkinson Köşkü
Bornova’nın eski Levanten evlerinden biri olan Wilkinson Köşkü, o yılların ünlü Büyük Evi’nde (E.Ü. Rektörlük Binası) oturan James Whittall tarafından Selanik, Malaga ve Manila Konsolosu Richard Wilkinson ile evlenen kızı Jane için 1865 yılında yaptırılmıştır. Jane’in büyükbabası Charlaton Whittall’ı ve Richard’ın babası Richard Wilkinson’ı İzmir’deki ilk yıllarında ziyaret eden İngiliz gezgin John Madox’un 1821 yılındaki İzmir gezi notlarında da bahsedildiği gibi iki ailenin dostlukları bu evlilikle akrabalık düzeyine ulaşmıştır. 1857 yılında açılan St.Mary Magdalene Kilisesi ile Büyük Ev arasındaki alanda yer alan at haralarının yıktırılması sonucu yaptırılan bu köşk, Wilkinson Ailesi’nce 1985 yılına kadar kuşaklar boyu kullanılmıştır. 1988 yılında ailenin elinden çıkararak Filidis Ailesi’ne sattığı köşk, 1997 yılında Ege Üniversitesi’nin kullanımı için kamulaştırılmıştır. 2005 yılına harap bir halde ulaşan fakat aynı yıl Ege Üniversitesi’nin kuruluşunun 50. yılı anısına restore edilerek yeni kimliğine kavuşmuş olan köşk, günümüzde Ege Üniversitesi 50. Yıl Köşkü Sanat Galerisi adıyla üniversitenin bir sanat merkezi ve Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve AB Ofisi olarak hizmet vermektedir.

Bostanlı

Çevresindeki bostanlık araziler nedeniyle bu adla anılan Bostanlı, Menemen’in karpuzunun ve kavununun gemilere yüklendiği bir iskele konumundaydı. Cumhuriyet öncesinde, “Papa Scala (Papaz Köyü)” olarak adlandırılan Bostanlı’nın çehresi, son yıllarda yoğun konutlaşma ile birlikte epey değişmiştir.

İzmir’de gün batımının yarattığı eşsiz manzarayı seyretme imkanı bulabileceğiniz en güzel beldelerden biridir Bostanlı. Gök kuşağının yedi renginin oluşturduğu tayfın bordodan laciverde en güzel renklerini görebileceğiniz Bostanlı, geceleri ise mehtap adeta ay ile denizin kucaklaştığı yerdir. Kutsal topraklar olarak anılan Karşıyaka’nın bu şirin beldesi adını bostan tarlalarından alır. Bostanlı’da yüzyılın başlarında bostanlardan toplanan kavun ve karpuzlar, at arabalarıyla Bostanlı İskelesi’ne getirilir, takalara yüklenerek sevk edilirdi. Bostanlı o zamanlar, doğuda perili evin bulunduğu Osmanzade semtinden başlar, batıda Bostanlı Deresi’nde son bulurdu.

ostanlı’nın sahil bölümüne Deniz Bostanlısı, şimdiki Nergiz semtinin olduğu bölüme de Kara Bostanlısı denilirdi. Deniz Bostanlısı Kara Bostanlısı’nı ayıran sınır demiryoluydu. 1950’li yıllarda 2-3 bin kişilik nüfuzu olan Bostanlı, şirin balıkçı köyüydü. İki balıkçı kahvesi, gazinosu, köy camiinden oluşan köy merkezi, şimdiki çeşme durağına, Karşıyaka’dan ulaşım atlı tramvayla sağlanırdı. Son derece modern balıkçı köyü olan Bostanlı’nın plajları, 1950’li yıllarda tıpkı zarif Çeşme kumsalları gibi denize girenlerle dolup taşardı.

Önceleri adı Soconi Vakum olan Mobil Oil’in benzin depoları, Osmanzade sahilinde olup tankerler iskeleye yanaşarak petrol getirirdi. İskele dokuz adet beton ayak üzerine kurulu olup, iskelenin kaldırılmasından sonra buranın adı dokuz kayalar olarak kalmıştır. Şimdilerde ikisi görünen kayalıklarda yapışık olarak el büyüklüğünde midyeler oluşur. Eskiden bunlar toplanıp midye dolması yapılarak restoranlarda satılırdı. Amatör oltacılar kafası yosun tutmuş çipura, 12 kilogram ağırlığında levrekler yakalardı Bostanlı sahillerinde.

bostanli-2
Balıkçılar ise Halikarnas Balıkçısı’nın (Cevat Şakir) Paraketa diye anlattığı (balıkçıların parapat dediği) sepetlerdeki iplerin ucuna taktıkları iğneleri yemleyerek (mamun, sülinezle) veya ağlarıyla balık avlarlardı. Bostanlılı hanımlar ise tuzlu topraklarda yetişen, lüks restoranların nadide yemeği olan deniz börülcelerini toplarlardı. Yine romatizması olan yaşlılar; plajlarda vücutlarını sıcak kuma gömerek doğal fizik tedavi yaparlar, guatrı olan yaşlılar ise troit bezlerine iyi geldiği için yosunları boyunlarına sarıp doğal tedavi olurlardı.

Bostanlı Deresi’nden kırık dökük tahta köprüyle geçilirdi. Çamaltı Tuzlası, İzmir Kuş Cenneti’ne kadar uzanan bataklık araziden oluşan bölgede, derenin arkasında sonraları gazino, 70’li yıllarda açık hava sineması yapıldı. Tepesinde adamsı kule bulunan Rumlardan kalma kilise, harabesi bulunduğu belde “Papaz” adını da bu kilisede oturduğu söylenen papazdan alır.

Beldeleri belde yapan o topraklarda yaşayan insanlar olduğundan onlardan da bahsetmeden geçilmez. Bostanlı’nın ilk nüfusunu, Rumeli’den gelen Boşnaklar ile Karadeniz’den gelen Lazlar oluşturmuştur. Boşnaklar tarım, zanaatla Lazlar ise balıkçılıkla geçimlerini temin ederlerdi. Birbirlerinden kız alıp veren akraba olan bu iki grup asırdır tatlı ahenk içinde yaşamıştır.

Buca

İznik Devleti Kralı İoyanis’in 1235 yılında Kohi denen ve Kral Yolu yakınında bir yerleşim alanından bahsettiği yerin adının Buca olarak değiştiği, Kohi adının daha sonra Gonia, Bugia ve Buca’ya dönüştüğü sanılmaktadır.

Bizanslılar döneminde ise bugünkü yerleşim yerinde Vuza, Uza ya da Vuzas isimli bir toprak sahibinin yaşadığı, yerleşim yeri isminin değişerek zamanla Buca olduğu varsayımı da vardır. Buca adı ilk kez, 1688 yılında Fransız Konsolosluğu kayıtlarında görülmüştür. Bu yılda bir deprem olmuş, Fransız Konsolosluğu Buca’ya taşınmıştır. Buca, Rumlar, Yahudiler ve Türklerin bir arada yaşadığı, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Hollanda şirketleri ile daha çok ticari ve sınai ilişkiler çerçevesinde oluşan Levanten Grubu’nun sayfiye yeri olarak yerleştiği bir belde özelliğini yakınçağ öncesinde taşımaya başlamıştır.

Buca, M.Ö. 130’lara uzanan tarihi, bir çok uygarlığa tanıklığı ile bir kültür ve tarih beldesidir. Zengin doğa ve kültür mirasını, nüfus artışına ve günümüz yaşam biçiminin ortaya çıkardığı tüm etkenlere karşı koruyabilmiştir. Bu nedenle bugün Buca’da, geçmişten günümüze kadar gelen bir tarihi görüntü sergilenmektedir. Buca’da yaşam, her şeyden önce zengin bir tarih, kültür ve doğa mirası ile iç içe bir yaşam olarak nitelendirilmektedir. Buca, tarihsel geçmişi ile bünyesinde çok önemli ve günümüzde de yaşayan eserler barınağıdır. George King Forbes, Gout, Prenses Borghese, Kont Dr. Aliberti, De Jongh, Dimostanis Baltacı Malikaneleri, tarihi İngiliz Protestan Kilisesi, Su Kemerleri, Buca’da yaşamış ve ölmüş bir çok ünlü ailelerin mezarları, dar sokakları ve bugün bile birçok mimara ilham kaynağı olan Rum Evleri, ilçeye gelenlerin ilgisini çeken yapıtlardır.

19. Yüzyıl’ın özellikle ikinci yarısında Levantenlerin sayfiye evleri, bahçeleri ve serviliklerinin bulunduğu bir köy durumundaki Buca’ya İzmir’den ilk tren, 1860 yılında çalışır, 1930’lu yıllarda şarabı ile oldukça ünlü olan Buca; Cumhuriyet döneminde çok hızlı bir gelişme göstermiş ve bu dönemde göçmen kitlelerinin ilçede yerleşimi devam etmiştir. Buca’da ilk belediye; 1923 yılında İsmail Ağa başkanlığında Erdem Caddesi’nde, bugünkü Kız Yetiştirme Yurdu’nun yan tarafındaki binada açılmıştır. 1952 yılında belediye binası dönemin Belediye Başkanı Asım Gümüştüz tarafından bugüne kadar kullanılan Farkoh Köşkü’ne taşınmıştır. Buca Belediyesi, 1981-1989 yılları arasında merkez ilçeye bağlı şube müdürlükleri tarafından yönetilmiştir. Buca, 1987 yılında ilçe olmuştur.

De Jongh Evi
Protestan İngiliz olan De Jongh ailesi, Buca’ya gelen Levanten ailelerin en eskilerinden biridir. Ülkemizden kesin olarak ne zaman ayrıldıkları bilinmeyen aile, 1900 yılında yapılan evi İtalyan kökenli bir başka iş adamı olan Fratelli Sperco’ya satar. Sonraki yıllarda evde Doktor Kont ALberti gibi kiracılar oturur ve 1930’lu yıllarda tenis kulübü olarak kullanılır. Yapı istimlak edildikten sonra, 1951 ve 1961 yıllarında iki ek bina inşa edilip, Verem Savaş Derneği’ne bağlı sanatoryum olarak hizmet verir. 1976 yılında yapıyı satın alan S.S.K., burayı kendisine bağlı Sağlık Koleji ve sonraki adıyla Sağlık Meslek Lisesi olarak kullanır. 1998 yılında sağlık meslek liselerinin kaldırılması üzerine son mezunlarını veren okulun kapanmasıyla bir dönem atıl kalan bina, 2003 yılında restore edilmiştir.

Forbes Köşkü
Yöredeki benzerleri arasında en gösterişli ve geniş arazili olanıdır. Meyan kökü ve antimuan ticareti yapan Forbes ailesinin tüm zenginliğini ve görkemini yansıtan malikanenin mimarı Andon Gavano’dur. 1908 yılındaki yapımından kısa zaman sonra, evin uşağı ya da bir söylentiye göre, Forbes’in metresi tarafından 1909 yılında yakılırsa da 1910 yılında yeniden yapılır. Günümüzde S.S.K. Buca Seyfi Demirsoy Devlet Hastanesi arazisi içinde bulunmaktadır.

Ispartalıyan Evi
19. Yüzyıl ortalarında yapılmış bir malikanedir. Arkeoloji alanında varlık göstermiş ve Osman Hamdi Bey’le çalışmış Bucalı bir Rum olan Demostanis Baltacı’ya ait bu ev, Sultan Abdülaziz’in 1863 yılında İzmir’i ziyaretinde kaldığı evdir. Yapı, 1890’larda, adı bazı kaynaklarda Loyanis Ispartalıyan olarak geçen, Tekvor Ispartalıyan adlı bir Ermeni’ye satılır. Bir başka kaynağa göre yapıyı, İtalyan hükümetinin talimatıyla Osmanlı Bankası Müdürü satın almak üzere iken, İtalya’nın İzmir’i sömürge yapacağı iddiasında olan Rumlar, aralarında örgütlenerek para toplar ve satın aldıkları yapıyı Venizelos’a armağan ederler. Venizelos ise burayı, savaşta ölenlerin çocukları için yetimhane yapılmak üzere İzmir Rum toplumuna bağışlar. Kurtuluştan sonra yapı, Mustafa Kemal Paşa’ya bağışlanır ve o da yapının okul olarak kullanılmasını ister. Bunun üzerine, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren; önce Buca Ortaokulu, ardından başka bir yere taşınan aynı okulun yatılı öğrenci yurdu, en sonunda da lise olarak kullanılır ve birçok bölüm eklenir. Ana binanın yanındaki ikinci bina yanınca yerine basketbol alanı yapılır. Yapı, 1990 ile 1999 yılları arasında Işılay Saygın Güzel Sanatlar Anadolu Lisesi olarak kullanılmıştır.

Rees Evi
Azınlık ailelerin tanınmışlarından olan Rees ailesi, at yarışlarına olan merakları nedeniyle yerleştikleri Buca’da önceleri “Alpaslan Evi” olarak bilinen yapıda oturur ve yörede küçük çapta bir hipodrom da yaptırırlar. Daha sonra ailenin en büyüğü olan ve 1826-1891 yılları arasında yaşamış bulunan Thomas Bowen Rees tarafından yaptırılan eve yerleşen Reeslerin son fertleri, 1930’lu yılların sonlarında İzmir’den ayrılır ve yapı istimlak edilir. Rees Evi, günümüzde Buca Eğitim Fakültesi yönetim binası olarak kullanılmaktadır.

buca-1

Gölet
Gölet, Ege bölgesinin ve İzmir’in en gözde dinlence ve eğlence merkezlerinden olup, 167 bin metrekare alan üzerinde kurulmuştur. Buca Belediyesi tarafından 1998 yılının Nisan ayında yapımına başlanan Gölet, yaklaşık bir sene sonra, 1999 yılı Mart ayında açılmıştır. Bahar ve yaz aylarında binlerce vatandaşla dolup taşan Gölet içerisinde; 300 kişilik balık restoran, 600 kişilik et restoran, 200 kişilik kafeterya, tiyatro, piknik alanı, bar, hobi bahçeleri, seyir terasları, çocuk oyun setleri, market, hayvan padoğu ve otopark yer almaktadır. Şehrin ve Buca yerleşim alanlarının dışında kalan, çevresi tamamen çam ormanlarıyla kaplı olan Gölet’e, düzenli otobüs ve minibüs seferleri vardır.

Hasan Ağa Bahçesi
20. Yüzyıl başında, İtalyan işadamı Albert Alliotti’nin günümüze ulaşmamış olan köşküne ait olan Hasan Ağa Bahçesi; 1986 yılında, buz pateni, kafeterya, piknik alanı, çocuk parkları, kütüphane, nikah salonu, mini hayvanat bahçesi, yapay şelale ve izci merkezi gibi çok amaçlı oluşturulmuş bir alan olarak açılmış olup, günümüzde Buca’nın en eski ve en bilinen yeşil alanıdır. Çevresinde Dokuz Eylül Üniversitesi’nin bazı fakülteleri, tarihi Dokuzçeşmeler Çeşmesi, Ispartalıyan Evi bulunur.

Belenbaşı
Belenbaşı, Cumhuriyet’ten önce şu anki yerleşim merkezinden 3 km. kuzeyde bulunan Çorlu Deresi mevkiinde, Çorlu Köyü adı altında yerleşmiş bir Yörük köyüdür. Antalya yöresinde yaşayan Karateke obasından geldiği bilinmektedir. İzmir yöresine nasıl yerleştikleri kesin olarak bilinmemekle beraber, yörenin dağlık oluşu ve otlak meranın sürü hayvancılığına uygun olmasının etkili olduğu söylenir. Kış aylarında eski Diranda, şimdiki adıyla Ayrancılar ve eski ismi Hortana, yeni adıyla Yazıbaşı civarında yaşadıkları söylenir. Daha sonra bu civarda sivrisineğin çok oluşu ve sıtma hastalığının yaygınlaşmasıyla Çorlu Deresi mevkiine Çorlu Köyü’nü kurmuşlardır.

Cumhuriyetimizin ilanıyla, sabit yerleşim zorunluluğunun ve çevrenin etkisiyle bulunduğumuz alana yerleşmişlerdir. Köy, tepe üzerinde olduğundan önce Belen daha sonra Belenbaşı adını almıştır. Köy, Nif Dağı eteklerinde bulunan tepe üzerinde kurulmuştur. Arazi ufak derelerle bölünmüştür. Volkanik bir kütleye sahip olduğu toprak yapısından anlaşılmaktadır. Kuzeyini Nif Dağı kapatmakta, güney eteklerinde Çinçin Ovası’na inilmektedir. Köyün kuzeydoğusunda Kırıklar Köyü, güneydoğusunda Karacaağaç Köyü, kuzeyinde Kaynaklar, güneyinde Gaziemir Ovası bulunmaktadır.

Köy ilk kurulduğu yıllarda halk, Antalya Karateke Obası’ndan beraberinde getirdikleri keçi ve tekeden oluşan sürü hayvancılığıyla geçinmiş, çadır hayatından yerleşik hayata geçmeleriyle beraber, tarım ve dolayısıyla tütüncülüğe yönelmişlerdir. 90’lı yılların başında tütün üretimine getirilen kota ve üretimin ekonomik olmamasından dolayı başta kiraz yetiştiriciliği olmak üzere zeytin, incir ve sebze üretimine yönelmişlerdir. Köyde, kiraz ve diğer tarımsal ürünlerin üretiminde organik tarım yöntemi uygulanmaktadır. Köyün çevre yolu ile bağlantısı oldukça kolay olup, iki ayrı yoldan İzmir’e ulaşım sağlanmaktadır.

Çeşme

İzmir’in turizm merkezi olan Çeşme, son yıllarda ülkemizin en önemli çekim merkezlerinden biri olmuştur. Eşsiz güzellikteki Ilıca Plajı, yerli ve yabancı turistlerin en çok rağbet ettiği plajdır. Altınkum, Ayayorgi, Ayasaranda, Pırlanta, Çiftlik, Çatalazmak, Küçükliman, Şifne, Germiyan Yalısı, Ildırı Plajları, pırıl pırıl suları ile diğer tanınmış plajlardır. Öte yandan dalgıçlık için de harika ortamlara sahip olan Çeşme, turizm potansiyeli ve konaklama olanakları açısından, İzmir’de kent merkezi dışında en önemli merkezdir. Çeşme çevresi her şeyden önce deniz mahsulleri cennetidir. Ilıca, Alaçatı, Dalyan, Çiftlikköy ya da Ildırı’da her tür balığın yanı sıra başta ıstakoz ve diğer kabuklu deniz mahsullerini oldukça iyi pişiren çok sayıda restoran bulabilirsiniz. Çeşme’de yetişen lezzetlerden biri de hiç kuşkusuz yöreye özgü çok lezzetli Çeşme Kavunu’dur. Turizm’in yanısıra tarihi eserleriyle de ön plana çıkan Çeşme’de, birçok tarihi çeşme bulunur. Bunlardan en önemlileri Hamaloğlu Çeşmesi, Kabadayı Çeşmesi, Kaymakam Çeşmesi, Maraş Çeşmesi, Memiş İbn’i Ahmet Çeşmesi ve Ömer Ağa Çeşmesi’dir.

2 km’ye yakın uzunluktaki geniş ve beyaz kumlu plajları, nitelikli konaklama tesisleri ve termal olanaklarıyla Çeşme, popüler bir turizm merkezidir. Denizin içinden kaynayan sıcak termal sular, Ilıca Plajı’nı ve yöredeki diğer plajları büyük birer termal havuz haline getirir. Ilıca’daki büyük, küçük konaklama tesisleri, yoğun turist kapasitesinin ihtiyacını karşılayabilecek durumdadır. Birçok küçük otel ve pansiyonlarda bile kaplıca suyu vardır. Çeşme plajlarının ve özellikle Ilıca plajının en önemli özelliklerinden biri de, kıyıdan denize doğru yaklaşık yüz metrelik bir şeridin insan boyunu geçmeyecek derinlikte olmasıdır. Özellikle termal kaynaklarla beslenen sığ sularda, ultraviyole ışınlarının insan sağlığına çok daha fazla yararlı olduğu bilimsel bulgularla kesinleşmiştir. Bunların yanı sıra, bu plajlardan çocukların yararlanma olanakları sağlık ve can güvenliği açısından elverişlidir.

cesme-1

Alaçatı
16. Yüzyıl’da Anadolu’nun dış ticaret kapısı Çeşme yöresiydi. Özellikle Cenevizli tüccarlar, Çeşme’nin karşısındaki Sakız Adası’na yerleşmişlerdi. Sakız Adası, 1556’da Osmanlıların eline geçince; Çeşme ticari üstünlüğünü o döneme kadar yalnızca Batı Anadolu ürünlerinin satıldığı küçük bir ticaret merkezi olan İzmir’e kaptırdı. Anadolu’nun başlıca ipek üretim merkezi olan Bursa yöresinin ipekleri; eskiden Çeşme yoluyla Sakız adasına gönderilirken tüm ticaret merkezi İzmir oldu.

Çeşme’ye bağlı Alaçatı, İzmir’e 79 km. mesafede olup; Çeşme-İzmir yolu üzerinde yarımadanın darlaşmış yerinde, kuzeyde Ilıca ve güneyde Alaçatı Limanı arasında, doğusunda Koca Dağ’ın batıya uzantısı olan bir sırt üzerinde kurulmuştur. Batıdan Ege Denizi ve Çeşme, doğudan Uzunkuyu koruluğu ile Urla ilçesine sınırlıdır. Deniz seviyesinden yüksekliği 16m., yüzölçümü ise 55 km2’dir. 1980’li yılların sonuna kadar ekonominin önemli kısmı tarıma dayalı olan Alaçatı’da, bugün ticaret ve turizm varlığını hissettirmeye başlamıştır. 1100 yatak kapasitesi olan yörede yeni turistik projeler gelişmektedir. Alaçatı plajındaki sörf istasyonları önemli bir turizm hareketi sağlamaktadır. Alaçatı halkının misafirperverliğiyle başlatılan ev ziyaretleri, turistlerin ilgisini çekmektedir. Cumartesi günleri açılan üretici pazarı da tüm Alaçatı ve Çeşme halkına hizmet sunmaktadır. Otantik Alaçatı evleri, parke taşlı sokaklar ve sörf merkeziyle; yapımı devam eden yat limanı, havaalanı inşaatı ve baraj çalışmaları ile Alaçatı; geleceğin önemli turistik merkezlerinden biri olacağının sinyallerini vermektedir.

alacati-1

Çeşme Kalesi
Çeşme’nin görülmeye değer tarihi ve kültürel değerlerinden biri de Çeşme Kalesi’dir. Kale, Sultan II. Beyazıt Dönemi’nde 1508 yılında inşa edilmiştir. Aydın Valisi Mir Haydar tarafından Mimar Ahmet oğlu Mehmet’e yaptırılmıştır. Kalenin ilk inşaatı tam deniz kıyısına yapılmıştır. Ancak, sonraki yıllarda denizin doldurulması sonucu bugünkü konumunu almıştır. Kale ve liman, ticaret ve savaş gemilerini kötü hava koşullarına ve düşman saldırılarına karşı korumaktaydı. Kalenin güney kapısı, Osmanlı mimarisinin bütün özelliklerini taşımaktadır. Günümüze kadar çok iyi bir şekilde korunarak gelen kale içinde, Çeşme Müzesi yer almaktadır. Kale girişinde, Kaptan’ı Derya Cezayirli Hasan Paşa’yı yanında aslanıyla birlikte gösteren bir heykel de bulunmaktadır.

Ildırı
Ildırı; tarihte İonia adı ile adlandırılan, Batı Anadolu’nun orta kıyı bölgesinde önemli sahil yerleşmelerinden birisi olan Erythrai antik kentinin kalıntıları üzerinde yer almaktadır. Erythai, İonia’da Yunan şehridir. Truva Savaşı’ndan sonra, (M.Ö. 11. Yüzyıl) Giritlilerle Pomphylia’lılar tarafından kurulduğu bilinir. Kentin en önemli bölümü olan Akropol, hâkim bir tepe üzerinde yer almakta ve günün herhangi bir saatinde bile uyumsuz manzaraları gözler önüne sermektedir. Kentin tarihinde, Arkaik dönem öncesine dek uzanan bir geçmişe sahip bulunan keramik atölyeleri, çok önemli yer tutar. Yerleşmenin hemen kuzeyinden denize ulaşan ve ismini bir nehir tanrısı olan Axos’dan alan çayın kıyı kesimlerinde kurulan bu atölyelerde; çanaklar, çömlekler, çatı kiremitleri, ağırlıklar ve bunlardan daha önemlisi amphoralar üretilmekte idi. Bütün bunlar, Erythrai’nin İonya’da Amphora üretimi yapan önemli bir merkez olduğunu ortaya koymaktadır.

Şehirde 1963-1966 yılları arasında, Hakkı Gültekin ve sonraları Ekrem Akurgal tarafından kazılar yapıldı. İlkönce M.Ö. 3. Yüzyıl’da, akropolün kuzey yamaçlarındaki Antik Tiyatro, toprak altından çıkarıldı. Akropolün en yüksek düzlüğünde yapılan araştırmalarda da bir tapınağa ait kalıntılar bulundu. Şehrin etrafının 5 km. uzunluğunda bir surla çevrili olduğu anlaşıldı. Araştırmalarda, Akropolde M.Ö. 7. Yüzyıl ve 6. Yüzyıl’dan kalma çanak, çömlek, taş ve topraktan figürler bulundu. Bunlar, Erythrai şehrinin en eski tarihi buluntularıdır. Buluntular arasında beyaz ve mavi boyalı hayvan ve insan figürleri, tanrıları tasvir eder. M.Ö. 7. Yüzyıl sonu ve daha çok 6. Yüzyıl’ın ilk yarısına ait olan figürlerin hepsi, adak eşyasıdır.

Germiyan
Germiyan Köyü, eski yerleşim alanlarından biridir ve geniş tarım alanlarına sahiptir. Köyün sınırları bir yanda İzmir-Çeşme eski yoluna dayanır, Germiyan yalısına kadar iner ve oradan da lldır’a uzanır. Geçimlerini tarımla sağlayan Germiyanlıların deyişine göre köyde tohuma, fideye “can suyu” verecek kadar bile su yoktur. O nedenledir ki “kuru tarım cenneti”dir Germiyan. Aroması en güzel anasonlar, mis kokulu kavunlar, ünlü Çeşme soğanı, bamya, badem ve diğerleri kuru tarımın bereketidir. Germiyan’da tohuma, fidana verilecek can suyu dahi yoktur ama, coğrafi klima denilen Çeşme rüzgarlarının Germiyan yalısından taşıyıp toprağa savurduğu deniz suyunun, o topraktan en kaliteli şaraplık üzümün ve en tatlı zeytin diye yediğimiz hurmanın fışkırıp sofralara gelmesine vesile olduğu söylenir.

Germiyan köyü, İzmir-Çeşme eski yolunun 80. kilometresinden sağa dönüldüğünde 3,5-4 kilometrelik inişli-çıkışlı bir yolculuktan ve bir taş ocağı kıvrımı sonrasından karşınıza çıkar. Osmanlı-Türk mimarisinin özelliklerini taşıyan eski ahşap-taş karışımı evleri, dar sokakları ile tipik bir Ege köyüdür Germiyan. Girişte yer alan köy meydanından köyün çıkışına kadar uzanan daracık yollarda, beyaz badanalı eski köyevlerinin önünde oturan yaşlı kadınların, zeytinyağı, badem, kuru-üzüm, taze ev ekmeği, incir, mevsimine göre bamya ya da domatesleri sergiledikleri “sandalye marketler” ilginizi çekecektir.

Çiğli

Kuzeyinde Menemen, güneyinde ve batısında İzmir Körfezi, doğusunda Karşıyaka bulunmaktadır. Eski tarihlerde, denize yakınlığı nedeniyle yeşil alanlara çok çiğ düşmesinden dolayı, ilk yerleşenler tarafından buraya “Çiğli” adı verildiği bilinmektedir.

1893 yılında Yugoslavya’dan göç eden Türk kökenli göçmenler ile birlikte, Çiğli’nin bir yerleşim alanı olarak gelişmeye başladığı bilinmektedir. İzmir Kuş Cenneti, İzmir Doğal Yaşam Parkı, İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi, Çamaltı Tuzlası, Çiğli Hava Üssü, ilçenin önemli yerlerindendir. Son yıllarda yoğun bir göç alan ilçede, toplu konut siteleri hızla yükselmeye devam etmektedir.

İzmir Doğal Yaşam Parkı
İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından, Sasalı’da 425.000 metrekare alana kurulan İzmir Doğal Yaşam Parkı, 2008 yılında dünyanın sayılı tesislerinden biri olarak, doğa ve hayvan dostlarının da yoğun katılımı ile Kasım 2008’de yapılan bir törenle hizmet vermeye başladı.

<cigli-1

İzmir Kuş Cenneti
Ege Bölgesi’nin ikinci büyük akarsuyu olan ve Antik Çağ’daki adı Hermos olan Gediz Nehri’nin oluşturduğu deltanın güney yönünde yer almaktadır. Uluslararası Ramsar Sözleşmesi ile koruma altına alınmış olan Kuş Cenneti, Türkiye’nin en çok kuş çeşidi bulunan alanlarından biridir.

Dikili

Tarih içinde birçok uygarlığa sahip olan Dikili ve çevresinde kurulan birçok antik kentin en önemlileri; Bergama-Ayvalık yolu kavşağı yakınındaki Atarneus, Bademli köyü sahilinde Yahudi Kalesi olarak söylenen tepe ve çevresinde yer alan Kanai ve Nebiler Köyü Ilıcası yakınlarındaki Karina’dır.

Bunların dışında kaya mezarlar, Ceneviz Kalesi, Üç Taşlar, Hatipler Kalesi ile Osmanlı Dönemi’nden kalma su kemerleri, mübadeleden önce Dikilili Rumların yaşadığı Makaron Çiftliği ve Bademli kıyısına çok yakın bir ada üzerindeki Aya Nikola Kilisesi görülebilir tarihsel kalıntı ve yerlerdir. Dikili çevresi, şifalı sular açısından da zengindir. Nebiler, Bademli, Zeytindalı ve Çamur ılıcaları ile Kocaoba Köyü’ndeki sıcak su deresinden yararlanabilirsiniz. Dikili ve çevresinde göreceğiniz güzellikler arasında Atatürk Botanik Bahçesi, Karadağ’da bulunan volkanik Karagöl, Nebiler Köyü’ndeki şelale, Çukuralan Köyü yakınındaki Kemente yaylası başta gelir. Dikili’de günlük taze balık yiyebilir ve bot turları ile eşsiz koylarda gezebilirsiniz. Dikili, 40 km. uzunluğundaki sahili ile her noktasından denize girilebilen tek beldedir.

dikili-1

Çandarlı
M.Ö. 4000’li yıllarda bölgeye egemen olan Amazonlar, başta “Kadın kenti, kraliçe kenti” anlamına gelen Pitane olmak üzere birçok kıyı kentin kurucusu olmuşlardır. Pitane’de bugüne kadar kazı yapılmamıştır. Çandarlı’da görebileceğiniz en önemli eser, Çandarlı Kalesi’dir. Oldukça sağlam durumda olan ve 14. Yüzyıl başlarında inşa edildiği düşünülen kalenin duvarlarında kullanılan bazı parçalar antik özellik taşımaktadır. Bölge, Türklerin eline geçtikten sonra bu kaleden dolayı Asar ya da Hisar olarak adlandırılır. Tüm sahili kum olan Çandarlı, kış mevsiminde huzur ve sakinlik arayanlar için çok uygun bir beldedir. Denizi, güney kıyılarımıza göre daha soğuk olan Çandarlı’da, en gözde plaj, hemen yakınındaki Zeytindağ halk plajıdır.

Gaziemir

İlerleyen yıllarda, Yörük aşiretinin yanında çalıştırılmak üzere Ege adalarından getirtilen Rum işçilerinin yerleşimi ve toprak sahibi olmalarıyla Seydiköy, bir Rum köyü haline dönüşür. Rumlar; kilise, kuyumcular çarşısı, konsolosluk, şaraphane ve yağ fabrikaları kurarlar.

İzmir’in kurtuluşunda Rum nüfus, Yunan askeriyle birlikte kaçar ve Seydiköy uzun bir zaman boş kalır. Mübadele sonrası Bulgaristan ve Yunanistan göçmenlerinin yerleşimine açılan köyün dış mahallesi olan Gaziemir, günümüzdeki biçimini alır. İlçe merkezini gezerken Seyyidi Mükerrem mezarı ve ilk yerleşme döneminde dikilen anıt çınarı görebilirsiniz.

Gaziemir, İzmir’de önemli bir potansiyele sahip ilçedir. Adnan Menderes Havalimanı, Ege Serbest Bölgesi (ESBAŞ), yapılması planlanan Gaziemir Fuar Alanı, ilçenin önemini arttırmaktadır. Konut projeleriyle adını duyuran ilçede, bir çok fabrika, alışveriş ve iş merkezleri bulunmaktadır.

Güzelbahçe

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra yapılan devrimlere bağlı olarak, 1936 yılında ilçeyi ziyaret eden Vali Kazım Dirik’in “Bu yörenin toprağı kızıl ve Kurtuluş Savaşı sırasında buralarda çok fazla şehit kanı döküldü, buranın ismi artık Kızılbahçe olsun” önerisi kabul görmüş ve Kızılbahçe ismi kullanılmaya başlamıştır.

Yöre; tarih boyunca, Pers, Yunan, Roma ve Bizans dönemlerinde yerleşim yeri olmuş, özellikle askeri birliklerin konakladıkları bir merkez haline gelmiştir. Bölge; 1084 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah zamanında, Çaka Bey tarafından ele geçirilmiştir. Daha sonra Haçlıların işgaline uğramış, 1403 yılında Timurlenk tarafından alınıp, Aydınoğulları’na verilmiştir. 16. Yüzyıl’da Kağızmanlı Türkler, İzmir’e ve oradan da denizi takip ederek, bu günkü Güzelbahçe-Buldanaltı mevkiine yerleşmişlerdir. Burada, Rumların hakimiyetinde bulunan Klazomen Beyliği’nin yönetimi altında yaşamışlardır. Yerleşmeye karar verdikleri bölge, orman olduğundan insan gücü ile tarıma elverişli araziler açmışlardır. Bu bölgede uzun süre yaşamışlar ancak zaman zaman korsanların baskınlarına uğradıklarından, güneye çekilerek Dede Mezarı, Küp Deresi ve Kuduz Deresi’ni kapsayan bölgeye göçmüşlerdir. Bunu; Küp Deresi çevresinde bulunan, o zamana ait kiremit ve çömlek ocaklarından anlamaktayız. Halen mevcut mezarlar, bu yerleşim bölgesinde uzun süre yaşadıklarını belgeler.

guzelbahce-1
18. Yüzyıl’da bölgede baş gösteren veba salgını nedeniyle halk, ilk yerleşik hayata geçmiş oldukları Aşağı Çarşı mevkiine gelmiştir. Bu olayı takiben, bölgeye Kalyonların getirdiği göçmenler ve Hıristiyan kökenli Rumlar yerleşmişlerdir. Zamanla, Aşağı Çarşı olarak tabir ettiğimiz bölgede muntazam sokaklar, hanlar inşa edilmiştir. Rumların nüfusunun çoğalmasıyla, Yeni Mahalle adıyla (Bugünkü Çelebi Mahallesi) ikinci bir yerleşim alanı olmuştur. 1893 yılında, Girit’te yaşayan Müslümanların bir kısmı Muhacir olarak Güzelbahçe’ye gelip, bu mahalleye yerleşmişlerdir. 1912 yılında yapılan mübadele sonucunda bu mahallede yaşayan Rumlar gönderilerek, yerlerine Girit’ten gelen Müslümanlar yerleştirilmiştir. Bölge, 1919-1922 yılları arasında Yunanlıların işgali altında kalmıştır. 12 Eylül 1922’de Albay Çolak İbrahim Bey ile Yüzbaşı Kemal Beyin’in birlikleri Narlıdere, Güzelbahçe ve Urla’yı aynı gün düşman işgalinden kurtarmışlardır.

Güzelbahçe, Cumhuriyet Dönemi’nde bucak müdürlüğü olarak Urla’ya bağlanmış ve Klizman ismi Kızılbahçe olarak değiştirilmiştir. 1954 yılında Büyük Hamidiye Köyü, Büyük Kaya ismi ile mahalleye dönüştürülmüştür. Böylece merkez nüfusu 2000’i geçirilmek suretiyle Urla’ya bağlı ilk belediye kurularak Kızılbahçe adı verilmiştir. 1958 yılında, Kızılbahçe ismi değiştirilerek Güzelbahçe ismini almış ve aynı tarihte, köyleri ile birlikte Urla İlçesinden ayrılarak, İzmir merkez ilçesine bağlanmıştır. 1992 yılında Narlıdere ile birleştirilerek Narlıbahçe adını almıştır. 1993’de ise Narlıdere ve Güzelbahçe ilçeleri kurulmuştur.

Karaburun

Kent, yarımadanın arka tarafındaki Erythrai’ye bağlıdır ve ölüm mahkumları son günlerini geçirmeleri için buraya yollanmaktadır. Mimas, buna karşın tüm ticari ilişkisini Klazomenai ile yapar. Yarımada, daha sonra sırayla Lidyalılar, Persler ve Büyük İskender egemenliğini yaşar. Roma ve Bizans egemenliklerinden sonra ise Türk topraklarına katılır.

Mordoğan
M.Ö. 4. Yüzyıl’da Mimas adıyla kurulan, İzmir – Çeşme Otoyolu’nda İçmeler Kavşağı’na 35 km. uzaklıkta bulunan Mordoğan, doğanın cömert davrandığı bereketli av veren denizi nedeniyle amatör balıkçıların gözdesi haline gelmiştir. 13. Yüzyıl’dan itibaren yöreye göç eden Yörük aşiretinin adı olan Emirdoğan olarak anılmaya başlar. Gün doğumunda mor rengin egemenen olması nedeniyle de bu ad Mordoğan’a döner. Beldedeki en ilginç yapı, 700 yıl önceye tarihlenen Ayşe Kadın Camii’dir. Çatalkaya Köyü yanında, Tekke Köyü Ortodoks Kilisesi kalıntıları vardır. Mordoğan sahilinde deniz içinde Antik batık kent kalıntıları da görülebilir.

<karaburun-1

Sarpıncık Feneri
İzmir Körfezi’nin girişinde bulunan, 1938 yılında yapılan Sarpıncık Feneri, Karaburun İlçesi’ne bağlı Sarpıncık Köyü sınırları içindedir. Fener, yarımadanın en batı noktasında gemilere yön vermekte olup; Midilli, Sakız ve Yarımada üçgeninde müthiş bir manzaraya sahiptir.

Karşıyaka

Karşıyaka, Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın ailesi Uşşakizadelere ait olan ve yakın geçmişte bir anı evi olarak restore edilmiş köşk ve bunun dışında İzmir Levanten köşkleri tanımına giren birkaç tarihi yapı ile tanınır.

17. Yüzyıl başında bir Alman gezginin çizimi olan “De Golfe van Smirne” adlı gravürde; “Lauro” adıyla gösterilen Karşıyaka, 1764 tarihli Joesph Roux gravüründe, “Cardile” olarak yazılır. Büyük bir olasılıkla burdan türemiş olabileceğini düşündüğümüz “Cordelio” ise bunların arasında en çok bilinen ad olur.

1893 Karşıyaka Evi
1893 yılında sahildeki bir köşkün bahçesine müştemilat olarak inşa edilen İtalyan tarzındaki ev, kurtuluştan sonra Türk hükümetine geçer ve mübaedelede Rumeli’den göç eden bir aileye verilir. Ev, günümüzdeki sahibi Ertuğrul Erol Ergir tarafından restore edilerek örnek bir müze ev haline getirilir. Kafeterya ve sergi salonu olarak da kullanılmaktadır.
Haritada göster

Aliotti Evi
Aynı aileye ait, İzmir’deki sayısız yapılardan biri olan Karşıyaka yalısındaki ev, 1914 yılında inşa edilir. Yapı, günümüzdeki sahibi Selçuk Yaşar’ın babası, Durmuş Yaşar’ın adıyla anılmaktadır.
Haritada göster

Bostanlı
Bostanlı Bölgesi; Atakent, Bostanlı ve Mavişehir mahallelerini içine alacak bir biçimde son yıllarda hızla gelişen bir semttir. Çevresindeki bostanlık araziler nedeniyle bu adla anılan Bostanlı, Menemen’in karpuzunun ve kavununun gemilere yüklendiği bir iskele konumundaydı. Cumhuriyet öncesinde, “Papa Scala (Papaz Köyü)” olarak adlandırılan Bostanlı’nın çehresi, son yıllarda yoğun konutlaşma ile birlikte epey değişmiştir.

İzmir’de gün batımının yarattığı eşsiz manzarayı seyretme imkanı bulabileceğiniz en güzel beldelerden biridir Bostanlı. Gök kuşağının yedi renginin oluşturduğu tayfın bordodan laciverde en güzel renklerini görebileceğiniz Bostanlı, geceleri ise mehtap adeta ay ile denizin kucaklaştığı yerdir. Kutsal topraklar olarak anılan Karşıyaka’nın bu şirin beldesi adını bostan tarlalarından alır. Bostanlı’da yüzyılın başlarında bostanlardan toplanan kavun ve karpuzlar, at arabalarıyla Bostanlı İskelesi’ne getirilir, takalara yüklenerek sevk edilirdi. Bostanlı o zamanlar, doğuda perili evin bulunduğu Osmanzade semtinden başlar, batıda Bostanlı Deresi’nde son bulurdu.

Bostanlı’nın sahil bölümüne Deniz Bostanlısı, şimdiki Nergiz semtinin olduğu bölüme de Kara Bostanlısı denilirdi. Deniz Bostanlısı Kara Bostanlısı’nı ayıran sınır demiryoluydu. 1950’li yıllarda 2-3 bin kişilik nüfuzu olan Bostanl,ı şirin balıkçı köyüydü. İki balıkçı kahvesi, gazinosu, köy camiinden oluşan köy merkezi, şimdiki çeşme durağına, Karşıyaka’dan ulaşım atlı tramvayla sağlanırdı. Son derece modern balıkçı köyü olan Bostanlı’nın plajları, 1950’li yıllarda tıpkı zarif Çeşme kumsalları gibi denize girenlerle dolup taşardı.

karsiyaka-2

Hacı Osman Paşa Camii
3. Kolordu, 32. Tümen, 63. İzmir Tali Tugayı Kumandanı Hacı Osman Hilmi Paşa tarafından inşa ettirilen tek minareli cami, 1901 yılında tamamlanır. Soğukkuyu Camii’nden sonra Karşıyaka’nın ikinci camisi olan yapının park olarak düzenlenen bahçesinde, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın mezarı bulunmaktadır.

Karşıyaka Öğretmenevi Lokali
1892 yılında inşa edilir ve önceleri Petrocchino Kulüp olarak faaliyet gösterir. 1932-1950 yılları arasında, Halkevi olarak hizmet verir ve sonraki yıllarda Halk Eğitimi Merkezi olur. 1990’ların başlarında Öğretmen Evi Lokali’ne dönüştürülür.

Latife Hanım Köşkü Anı Evi
1860’lardan kalma olduğu tahmin edilen Latife Hanım Köşkü Anı Evi, Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın yaşamının son günlerini geçirdiği ve 14 Ocak 1923 tarihinde vefat ettiği mekandır. İzmir Valiliği ve Karşıyaka Belediyesi’nin ortak çalışmalarıyla restore edilip, bugünkü haline kavuşturulan Latife Hanım Köşkü Anı Evi’nin açılışı, 19 Mayıs 2008 tarihinde yapılmıştır.

Latife Hanım, Mustafa Kemal Atatürk ve Zübeyde Hanım’ın; Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen tarafından yapılan balmumu heykelleri de Anıevi’nde sergilenmektedir. Köşkün giriş katında misafir odası, yemek salonu, çalışma odası ve mutfak eşyalarının bulunduğu küçük bir oda bulunmaktadır. Köşkün ikinci katında hol, üç oda ve banyo bulunmaktadır. Balmumu heykelleri, her bir odada ayrı ayrı sergilenmektedir. Odaların duvarlarında Atatürk, Latife Hanım, Zübeyde Hanım’ın da bulunduğu fotoğraflar asılıdır. Ayrıca birinci ve ikinci katlarda ayaklı panolarda, köşkteki ve o yıllardaki anılar anlatılarak ziyaretçiler bilgilendirilmektedir. Pazartesi hariç; 09:00 – 18:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Löhner Evi
Löhner adında bir Alman tarafından inşa ettirilen bu yapı, sonraları bir Türk ailesinin malı olur. Yakın yıllarda restore edilmiştir. İlginç bir mimariye sahiptir.
Haritada göster

Mavişehir
Mavişehir Toplu Konut Alanı, Karşıyaka’ya 6 km., Konak’a 15 km. uzaklıkta bulunmaktadır. Proje alanı, kuzeydoğudan Aliağa – Menderes raylı sistem hattı, batıdan eski Gediz Nehri yatağı, güneyden ise Ege Denizi ile sınırlanmaktadır. İzmir metropolitan alanının batı ucundaki konumuyla bir uydukent olarak planlanan Mavişehir Projesi ile bölgede örnek ve önder özellik taşıyacak toplu konut gelişiminin sağlanması öngörülmüştür. Bu çerçevede, kent ve çevresi ile yöre halkı için devamlı yaşamın sağlanacağı; çeşitlilik, çekicilik ve rasyonel avantajları ile canlı, yaşanabilir bir çevrenin yaratılması hedeflenmiştir. Mavişehir Projesi kapsamında, yaklaşık 15.000 konutluk kapasite öngörülmüştür. Proje alanı, çevre yolu ile güney ve kuzey olmak üzere iki alt bölgeye ayrılmaktadır. Güney bölgesi’nin 1. ve 2. etapları, toplam 5321 konut üretilerek tamamlanmıştır.

Penetti Evi
1930 yılında, Armando Penetti tarafından yaptırılır. İtalyan asıllı Penetti ailesi, köşkün arsasını İplikçizade ailesinden alır ve Marsilya’dan getirttikleri kırmızı tuğlalar ile Venedik’teki bir sarayın 1/50 ölçeğindeki modelini inşa ettirirler. Bu nedenle yapı, günlük kullanım için pek uygun değildir. Varislerinin arka taraftaki bir başka yapıda otrudukları ev, günümüzde anaokulu olarak kullanılmaktadır.
Haritada göster

Soğukkuyu Camii
1874 yılında Çömezzade Hacı Mehmet Efendi tarafından yaptırılan cami, 1957’de önemli bir onarımdan geçmiştir. İzmir’de “soğan külah” olarak bilinen tipte minareye sahip sayılı camilerdendir. Camiyi yaptıran Çömezzade Hacı Mehmet Efendi (1843-1900), Karşıyaka’nın ilk belediye başkanıdır. Caminin arsasını kendi parasıyla satın alıp, halkın yardımları ile inşa ettirir ve hemen karşısında da eski Soğukkuyu Mezarlığı’nı açar.
Haritada göster

Van Der Zee Evi
20. Yüzyıl’ın başında, Heinrich Van Der Zee tarafından yaptırılır. Ticaret amacıyla İzmir’e gelen ve Alliotti ailesine damat olan Van Der Zee’nin eşi apandisit ameliyatı için gittiği Paris’te, iki oğlu ise 2. Dünya Savaşı’nda ölür. 1940’lı yılların sonundan itibaren bir dönem Hollanda Konsolosluğu binası olarak kullanılan bu ev, son yıllarda restoran olarak kullanılmaktadır.