Şeker hastalığının çaresi ‘hünnap’

Bol miktarda pektin, tanen, müsilaj, şeker ve C vitamini ihtiva eden hünnabın kanı temizleyici, şeker düzenleyici özelliği bulunuyor. Hünnapta nitrat, C vitamini, kalsiyum, bakır, demir, magnezyum, manganez, fosfor da bulunuyor. Hünnap aynı zamanda potasyum, sodyum ve çinko gibi mineraller bakımından çok zengin. Faydaları saymakla bitmeyen hünnap, astım, balgam ve idrar söktürücü, ağır hastaların vücudunu rahatlatıcı ve gücünü artırıcı, stres azaltıcı, dimağ yorgunluğu, fizikî güçsüzlük, ağrı kaynaklı uykusuzluk, ateş düşürücü gibi rahatsızlıklara iyi geliyor. Hünnap, kaynatılıp çayı içildiğinde ishal kesici, kabızlığı giderici ve bağırsaklarda yaşanan hastalıklara karşı tedavi edici.

Ayrıca şeker hastalığında kan şekerini düzenleyip kalp damar hastalıklarına iyi geliyor. Bilhassa nezle ve soğuk algınlığına karşı faydalı olan hünnabın kilosu pazarda 5 ila 8 lira arasında satılıyor. 

Diş çürüğü bu hastalığı önlüyor

ABD’deki Buffalo Üniversitesi’nden Türk doktor Mine Tezal ve ekibinin yaptığı araştırma, birçok çürüğü olan yetişkinlerin söz konusu kanserlere yakalanma riskinin, hiç çürüğü olmayanlardan yüzde 32 az olduğunu gösterdi.

Tezal, çürüklerin ağız sağlığının bozulmasının göstergesi olarak kabul edilmesi, daha önce diş eti iltihaplanması bulunanlarda baş ve boyun kanserlerinin daha fazla görülmesi nedeniyle bu sonuçların “beklenmedik olduğunu” vurguladı.

Araştırmaya baş ve boyun kanserine yakalanan 399 kişi katıldı. Bu kişiler kansere yakalanmayan 221 kişiyle karşılaştırıldı.

Çürüğü fazla olan hastalarda kansere yakalanma riskinin daha az olduğu sonucuna varıldı.

Çürüklerin, ağızdaki bakterilerin ürettiği laktik asitten kaynakladığını belirten Tezal, yoğurt yapımında da kullanılan bu tür bakterilerin kanser hücrelerinin gelişimini önleyebileceğini vurguladı. Ancak Tezal, sonuçların kişileri kanserden korunmak umuduyla çürüklerin gelişimine teşvik etmediğini vurgulayarak, asıl mesajın sigara ya da mikrop önleyici ürünlerin fazla kullanılması gibi normal mikrop dengesini değiştiren eylemlerden kaçınılması olduğuna dikkati çekti.

Sağlıklı beslenmenin, diş ve ağız sağlığını korumanın önemine işaret eden Tezal ve ekibi, bir sonraki adımda çürüğe yol açmadan laktik asidin olumlu etkilerinden faydalanmanın mümkün olup olmadığının araştırılacağını belirtti.

Araştırma, “JAMA Otolaryngology” dergisinde yayımlandı.

Grip aşısını ihmal etmeyin!

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Tevfik Özlü, zamanında yapılmayan grip aşısının çok faydalı olmayacağına işaret ederek, “Grip aşısı, eylül-kasım ayları arasında yapılırsa salgınların başladığı kış aylarında bağışıklık en yüksek düzeyde olur. Salgın başladıktan sonra aşılanmanın etkisi tartışmalıdır” dedi.

Prof. Dr. Özlü, AA muhabirine yaptığı açıklamada, genellikle kış aylarında etkisini gösteren gribin benzer yakınmalarla kendini belli eden ancak hastalığın daha hafif seyrettiği ve genellikle ayakta atlatılan nezle ve soğuk algınlığından farklı olarak dünya çapında büyük salgınlara, toplu ölümlere, iş gücü kayıplarına yol açabilen ağır bir hastalık olduğunu söyledi.

Genellikle kuşlar, atlar, domuzlarda görülen gribin hayvanlardan insanlara bulaştırabildiğini belirten Özlü, “Grip çok kolay bulaşmakta ve hızla yayılmaktadır. Özellikle okullar, yurtlar, kışlalar, kahvehaneler, huzur evleri gibi kalabalık ve topluca yaşanan ortamlar hastalığın yayılmasında önemli rol oynar” ifadelerini kullandı.

Özlü, salgınlardan korunmanın toplumda aktif yaşayanlar için zor olduğunu ifade ederek, “Salgınlarda genellikle arkadaşlarından mikrobu alan okul çocukları da hastalanmaktadır. Bunu izleyen ikinci süreç ise çocuklarından mikrobu alan erişkinler hastalığa tutulmaktadır. Salgınlar genellikle 5-7 hafta dolaylarında kendiliğinden sınırlanmaktadır. Sigara, alkol alımı, düzensiz yaşam ile soğuk maruziyeti hastalığa yakalanma riskini artırmaktadır. Grip bilhassa bebekler, yaşlılar, kronik hastalığı olanlarda ağır seyretmekte ve ölümlere neden olmaktadır” diye konuştu.

Grip hastalarında sıklıkla kullanılan ilaçların, hastalığı tedavi etmek amacıyla değil hastanın yakınmalarını düzeltip onu rahatlatmak amacıyla kullanıldığını vurgulayan Özlü, şöyle devam etti:

“Doğrudan grip virüsüne karşı etkili bazı ilaçlar da vardır. Yarar ve zarar hesabı yapıldığında bunların her grip geçiren kişiye uygulanması yerine, gribe bağlı komplikasyonların görülme ihtimali fazla olan risk grubu hastalara verilmesi daha doğrudur. Gripten korunmak için düzenli yaşamak, uyku ve dengeli beslenmemizi ihmal etmemek, alkol ve sigara alışkanlığımızı sınırlamak ve eğer varsa zemindeki kronik şeker, kalp, akciğer hastalıklarımızın bakım ve tedavisini usulüne göre yapmak gerekir”

– Grip aşısı hastalığı yüzde 80 oranında önleyebiliyor

Prof. Dr. Özlü, gripten korunmak amacıyla aşılar da geliştirildiğine dikkati çekerek, “Aşının koruyuculuğu değişkendir. Grip aşısının koruyuculuk oranı, uygulanan kişilerin direncine göre yüzde 80’lere kadar çıkabilmektedir. Aşının, direnç nedeniyle bazı kişilerde grip olmayı önlemese bile hastalıktan dolayı hastanelere yatışı, zatürre ve ölüm gibi ağır komplikasyonların sıklığını azalttığı bildirilmektedir. Bazı çalışmalarda grip sonrası görülen zatürreleri önlemede aşının yüzde 50-60, ölümleri önlemede yüzde 80 etkin olduğu bildirilmiştir ” ifadelerini kullandı.

Virüsün yapısının sık değiştiğini anlatan Özlü, “Her yıl için izole edilen virüslerden yeni olarak hazırlanmakta olan grip aşılarının eylül-kasım ayları arasında tek doz olarak yapılması önerilmektedir. Çünkü aşılamayı takiben yeterli bağışıklığın oluşması için 1-2 aylık bir süreye ihtiyaç vardır. Grip aşısı, eylül-kasım ayları arasında yapılırsa salgınların başladığı kış aylarındabağışıklık en yüksek düzeyde olur. Salgın başladıktan sonra aşılanmanın etkisi tartışmalıdır. Çünkü aşıyı takiben 2-8 haftada yeterli koruma gelişmektedir. Oysa salgın zaten bu kadarlık bir sürede kendiliğinden durmaktadır. Üstelik salgın yapan virüsle aşı için kullanılan virüs benzer olmayabilir. Bu durumda koruyuculuğu yoktur” şeklinde konuştu.

Özlü, toplumdaki herkesin aşılanmasının mümkün olmadığını belirterek, “Aşı, hekim, hemşire, ebe, hasta bakıcı gibi sağlık personeli, evinde yaşlı, kronik hastası olanlar, toplum hizmeti görenler, insanlarla sıkı teması olup hastalık bulaştırıcısı olabilecek çalışanlar ve grip mevsimine isabet eden son ikinci veya üçüncü evredeki gebelere de aşı önerilmektedir. Aşıyı ayrıca, gribin ağır seyrettiği kişilere, 65 yaşından daha büyük kişilere, astım, kronik bronşit, kalp yetmezliği gibi kalp, akciğer hastalığı bulunanlara, şeker hastalığı, böbrek yetmezliği, AIDS ve bazı kan hastalıkları gibi hastalıkları olanlar ile sürekli aspirin kullanmak zorunda olan 6-18 ay arası çocuklara öneriyoruz” dedi.

Doktorlardan ”güneş lekesi” uyarısı

Deniz, kum ve güneşle stres atılan tatilden geriye kadınların en fazla şikâyet etmelerine neden olan güneş lekeleri kaldı. İzmir Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi, Medical Park İzmir Hastanesi Dermatoloji Bölümü Doktoru Hacer Köksal Önvural, yaz boyunca güneşin zararlı ışınlarına maruz kalan ve yeteri kadar güneş koruyucu kullanmayanlar için tedaviye, tatil sonunda başlanmasını tavsiye etti.

TEDAVİ SONRASI GÜNEŞ KORUMASI

Tedavinin ardından güneşe maruz kalmanın lekelenmeyi yeniden oluşturabileceğine dikkat çeken Önvural, şöyle konuştu: “Güneş lekelerinin tedavisinde leke açıcı kozmetik veya tıbbi bazı kremler, soyucu özellikte olan bazı asit uygulamaları, fraksiyonel lazer ile cilt soyma işlemleri ve kriyoterapi (dondurma tedavisi) gibi tedaviler mümkündür. Ancak, bu tedaviler sonrası etkin bir güneş koruması yapılmaz ise güneş lekelerinin tekrar oluşabileceği de bilinmelidir”

Güneş ışınlarının melenosit olarak bilinen pigment hücrelerini etkilemesi sonucu meydana gelen lekelerin solaryum uygulamaları sonrası da oluşabileceğini hatırlatan Dr. Önvural, “Güneş lekelerinin ortaya çıkışında genetik yapı, hormonal durum ve bazı ilaçların kullanımı etkilidir” dedi.

11.00-16.00 SAATLERİ ARASI YÜKSEK RİSK

Güneş ışınlarının daha dik ve güçlü olduğu 11.00-16.00 saatleri arasında güneşe maruz kalmanın riski artırdığına dikkat çeken Dr. Önvural, güneş hasarı oluşabilecek beyaz tenli, zor bronzlaşan, kolay kızaran cilt tiplerinde daha kolay oluşan güneş lekelerinin diğer cilt tiplerinde de ani yanma, soyulmalar ve kızarmaların tekrarı durumunda görülebileceğini söyledi.

”20-25 YILLARINDA MARUZ KALINAN IŞINI DNA HASARLARINA NEDEN OLUYOR”

Yaşamın ilk 20-25 yılında maruz kalınan güneş hasarı veya güneş yanıklarının oluşumunun DNA hasarlarına neden olup meydana gelen lekelenmelerin deri kanseri riskini artırdığını ifade eden Dr. Hacer Önvural, şöyle konuştu: “Bebeklikten itibaren güneş koruyucu kullanımına başlanmalı. En az 30 faktör güneş koruyucu, 2-3 saatte bir yeniden uygulanmalıdır.” Yaşlılığa bağlı oluşan seboreik keratoz gibi oluşumların yanı sıra lekelenme şeklinde de ortaya çıkabilen bazı deri kanserlerinin güneş lekeleri ile karıştırılabileceğine dikkat çeken Önvural, “Yeni fark edilen bir lekelenmenin mutlaka dermatoloji uzmanı tarafından muayenesinin yapılması gerekmektedir” dedi.

Her yıl 3.2 milyon insan hareketsizlikten ölüyor

Dünyada fiziksel hareketsizlik nedeniyle her yıl 3,2 milyon kişinin hayatını kaybettiği belirtildi.

Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Halk Sağlığı Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Hilal Özcebe, Türkiye’de 2001 yılından bu yana 3-9 Eylül tarihlerinin Halk Sağlığı Haftasıolarak kutlandığı söyledi. Sağlık Bakanlığı tarafından bu yılın konusunun “Sağlık için hareket edelim” olarak belirlendiğini ifade eden Özcebe, fiziksel aktivitenin, vücudun enerji harcaması gerektiren hareketleri olarak tanımlandığını bildirdi.

Özcebe, “dünyada fiziksel hareketsizlik nedeniyle her yıl 3,2 milyon kişinin yaşamını kaybettiğini” vurgulayarak, yürümek, bisiklete binmek, spor yapmak gibi düzenli aktivitenin insan sağlığı açısından çok yararlı olduğunu, Hareket etmenin, kalp ve damar hastalıkları, şeker hastalığı, bağırsak ve meme kanseri ile depresyon görülme riskini de düşürdüğünü ayrıca kemik kırıkları ve vücut ağırlığının artmasını da önlediğine işaret etti.

Hareket etmenin yüksek tansiyon riskini de önemli ölçüde azalttığının altını çizen Özcebe, bu nedenle düzenli fiziksel aktivite yapılması gerektiğine dikkat çekmek için farkındalığın artırılması gerektiğini dile getirdi.

Aspirin’i tok karna alın

Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı’ndan yapılan açıklamada, “Aspirin’in kullanımda dikkat edilmesi, yan etkilerinin bilinmesi ve dikkatli olunması gerekmektedir. Mideyi tahriş edip, midede ağrı, yanma, ekşime yapabilir. Bu nedenle tok karnına alınması daha uygundur. Yine de şikayete yol açarsa, gerektiğinde süt veya antiasid gibi mideyi koruyucu ilaçlarla da alınabilir.” denildi.

Aspirin kullanırken dikkat edilmesi gereken hususların da yer aldığı açıklamada şu ifadelere yer verildi: “ Kulak çınlaması, bulantı, kusma, baş ağrısı, vücutta yer yer morluklar oluşması, siyah renkte kaka yapma, herhangi bir yerde kanama görülmesi (burun kanaması gibi) halinde ilaç kesilip doktora gidilmelidir. Aspirin kullanıldığı sırada suçiçeği çıkarılması veya su çiçeği çıkaran biri ile temas halinde ilaç hemen kesilmeli ve doktora haber verilmelidir.”

Günde en az bir saat spor yapın

Kalaycıoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, insanın başına ne gelirse ‘bana bir şey olmaz’ ya da ‘aman sen de, atın ölümü arpadan olsun’ gibi yaklaşımlardan geldiğini ifade ederek, “Ama hasta olduktan sonra zaten iş işten geçmiş oluyor ve hiçbir zaman eski halimize dönemiyoruz” dedi.

Sağlığın en önemli unsurunun, sağlıklı iken kıymetini iyi bilmek olduğunu vurgulayan Kalaycıoğlu, şöyle devam etti:

“Sağlık, kıymeti iyi bilinmesi gerekenlerin başında geliyor. Bunun için de öncelikle beslenmemize dikkat edeceğiz. Can boğazdan geliri değil, can boğazdan gideri düşenmeliyiz. Tabii ki beslenme çok önemli ama dengeli, yeterli ve sağlıklı şekilde olmalı. Çoğu zaman sıkıntı, kantarın topuzunu kaçırmaktan oluyor. Vücudun ihtiyacından fazla yersek bu kilo fazlalığı olarak ağır bir fatura ile bize geri dönüyor. Önce hafif kilo, sonra şişmanlık ve sonunda obezite. Sonrası ise kiloya bağlı sindirim sistemi hastalıkları, uyku bozuklukları, horlama, solunum problemleri, nefes darlığı, eklem ve kemik problemleri, kalp ve damar hastalıklarını getiriyor.”

Kalaycıoğlu, spor yapmanın vücudun sağlığı için mutlaka gerekli olduğuna dikkati çekerek, şöyle konuştu:

“Spor yapmakta istikrar çok önemlidir. Haftada bir gün halı sahada top oynamak değil bahsettiğimiz spor. Zaten yapılan bilimsel çalışmalar göstermiştir ki haftada üç günden ve 20 dakikadan az yapılan sporun vücuda hiçbir faydası yoktur. Haftada en az üç gün ve yaklaşık bir saat spor yapmamız gereklidir. Düzenli spor yaparsak kalp, eklem, kemik, sindirim, solunum ve ruhi hastalıkların oluşmasını engellemiş oluruz. Spor yapmak demek haftada bir gün maç seyretmek demek değildir. Her yaşa uygun yapılacak sporlar vardır. Yaş ilerledikçe yapılan sporun şekli ve dozu da değiştirilmeli ama her yaşta yapılabilecek sporlar vardır ki bunların başında yürüyüş gelir. Her gün bir saat tempolu yürüyüş sağlığınızı korumak için en ideal spordur.”

Sigara ve alkol başta olmak üzere bir çok zararlı maddenin insan sağlığını olumsuz etkilediğini anımsatan Kalaycıoğlu, “İnsan kendi eliyle kendini öldürür mü? Bakıyoruz ki bir çok kişi yavaş yavaş kendini öldürüyor. Aslında yavaş yavaş da değil, hızlı hızlı çünkü bu alışkanlıklar ölümü hızlandırıyor. Her canlı ölümü mutlaka tadacaktır ama sürünerek ölmek ya da ayakta dimdik bir yaşlılıktan sonra ölmek için karar sizindir” diye konuştu.

Tıpta iki devrim

Down sendromunun tedavi edilmesi için ilk adım atıldı. ABD’deki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görevli bilim adamları, down sendromu gibi öğrenme bozukluklarını düzeltebilen bir molekül keşfetti. Üniversite uzmanlarının bulduğu SPHA molekülü beynin gelişimi için gerekli olan ancak eksik olduğu için down sendromunun oluşumuna zemin hazırlayan geni geliştiriyor.

NORMALDEN % 40 KÜÇÜK

Down sendromu çalışmasını yürüten ekibin şefi Prof. Dr. Roger Reeves bu bilgileri verdi: “Normalde down sendromlu kişilerin beyinciğinin sağlıklı bireylerden yüzde 40 daha ufaktır. Bulduğumuz SHPA (sonic hedgehog pathway agonist-sonik kirpi yolu) molekülünü farelerin beynine enjekte ettik. Bunun sonucunda farelerde hem beyinciği büyütmeyi hem de beynin normal gelişimini sağlamayı başardık. Ancak yaptığımız bu molekül aşılamasıyla down sendromlu farelerin beyinciğinin ergenlik döneminden itibaren normal şekilde geliştiğini gördük. Ancak henüz erken. İnsanlarda bunu kullanabilmemiz için araştırmalarımız biraz daha derinleştirmemiz gerekiyor.”

KANSER TEHLİKESİ ÇIKABİLİR

Reeves, “Bu aşılama aynı zamanda öğrenme ve hafızada da beklenmeyen olumlu sonuçlara da yol açtı. Deneyin ardından denek fareler bir su platformuna konulan yüzme labirentinde yollarını sağlıklı farelerde aynı şekilde buldular” açıklamasını yaptı. Ancak bulunan tedavinin insanlar üzerinde nasıl etkilere yol açacağı henüz bilinmiyor. Şimdi bilim insanları beyindeki bu büyümenin kanseri artırıp artırmayacağı gibi yan etkilerini de değerlendirerek yeni bir çalışma sürecine girdi. Çalışmalar sonuç verirse down tarihe karışabilir.

ALZHEIMER İÇİN İLK UMUT IŞIĞI

ABD’deki Yale Üniversitesi uzmanları, insanların anılarını unutmasına yol açan Alzheimer hastalığında büyük bir gelişmeye imza attı. Hafıza kaybı ve beyinde hasara sebep olan bir proteini keşfeden ekibin başında olan Nöroloji Profesörü Stephen Strittmatter, “Alzheimer hastalığının beyinde yarattığı hasarı gösteren bir moleküler haritada çalışmalarımızı sürdürüyorduk. Haritadaki eksik halka olan ve hücre zarında yer alan mGluR5 isimli proteini bulmayı başardık. Bu keşfin önemli yanı bulduğumuz proteinin, ilaçlar tarafından en kolay hedeflenebilecek protein olması. Bu da Alzheimer hastalığının yükünü azaltmaya yönelik bir ilaç bulma konusunda bizi ümitlendiriyor” diye konuştu.

YETMEZ AMA EVET

Beyin ve Sinir Bilimi Uzmanı Doç. Dr. Serdar Dağ, bu buluşun önemli ancak yetersiz olduğunu savundu. Sağ, “Bulunan sonuçlar, damarsal sorunlar sonucunda yaşanan Alzheimer’da işe yaramaz. O proteinin yıkımının neden başladığını belirlemek de gerekiyor. Çünkü proteinin vücutta yararlanmasını sağlayan mekanizma da yok oluyor. O mekanizmaların da çözülmesi önemli” dedi.

Çocuğunuzun beslenme çantasında olması gerekenler

Serkan Tutar, beslenme çantası hazırlarken dikkat edilmesi gerekenleri de sıraladı.

Uzman Diyetisyen Serkan Tutar “Okul çağı çocuklarında beslenme çok önemlidir. Eğer bu yaşta doğru beslenme alışkanlıkları kazanırsa bunu ömrü boyunca sürdürebileceği için hastalıklara yakalanma riski oldukça düşük olacaktır. Doğru beslenme alışkanlığı da doğru hazırlanmış bir beslenme çantasından geçmektedir. Beslenme çantası hazırlanırken çocuğunuzun sadece fiziksel durumuna değil zihinsel durumuna da katkı sağlamış olacaksınız. Çünkü doğru besinler büyüme ve gelişmenin yeterli olmasını sağlamasının yanı sıra IQ seviyesinde de belirli katsayılarda yükselmelere neden olmaktadır.

Çocuklardaki beslenme düzeni yetişkinlerde olduğu gibi 5-7 öğün arası olmalıdır. Yani ara öğünlerde sevdiği atıştırmalar yapması büyümesine oldukça katkı sağlayacaktır. Bu kadar öğünü yapabilmesi için okul saatlerine göre plan yapmalısınız.” dedi.

Çocukların öğlenci ya da sabahçı olmalarına göre beslenme şekillerini ilişkin de şu bilgileri verdi: “Eğer çocuğunuz sabahçı ise, erken saatte kesinlikle klasik kahvaltı olarak adlandırdığımız peynir çeşitleri, yumurta, söğüş sebze, zeytin, bal veya pekmezden oluşan kahvaltı hazırlanmalıdır. Çocuklarınızın sadece poğaça veya meyve suyu gibi pratik görünen ama sağlıklı olmayan kahvaltıları yapmasını engellemelisiniz. Sabahçı olan çocuklar genel olarak öğle yemeklerini okulda yemedikleri için ara öğün alışkanlığı kazandırmanızda fayda var.

Çocuğunuz öğlenci ise, çok geç saatlerde uyumasına izin verilmemelidir. Çünkü geç saatte ve düzensiz uyku çocuklarınızın büyüme ve gelişmesini engellemesinin yanı sıra ertesi günü geç kalkmasına dolaysıyla metabolizma hızlarının yavaş olmasına neden olacaktır. Sabah klasik kahvaltı, daha sonra ara öğün ve okula gitmeden öğle yemeği yemelerini sağlamalısınız.

Çocuğunuz tüm gün okulda ise daha dikkatli olunmalıdır. Çünkü genel olarak akşam yemeği dışında hiçbir öğün evde tüketilmemektedir. Burada sizlere iş düşmektedir. Çocuklarınızın sabah kahvaltıda, öğle yemeğinde ve aralarda hangi besinler verildiğini beslenme programlarından takip etmelisiniz. Özellikle besin değeri düşük veya sadece karbonhidrat içeriği olan yemekler verildiği takdirde okul ile görüşüp değişik alternatifler istemelisiniz.”

BESLENME ÇANTASI HAZIRLARKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİ?

Tutar, ailelerin en büyük problemlerinden birisinin de hazırlamış oldukları beslenme çantasındaki yemeklerin tüketilmemesi olduğunu belirterek, “Sırf yemek yesin diye çocuğunuzun istediği her şeye “evet” dememelisiniz. Eğer çocuk kontrolün kendisinde olduğunu görürse hiçbir sağlıklı besini ona tükettirme şansınız olmaz. Biraz esnek olup haftada bir defa istediği fastfood besinleri vermenizde herhangi bir problem yaşanmayacağını bilin.

Sağlıklı bir çanta hazırlıyorsanız ama çocuğunuz bunları tüketmiyor veya yarım bırakıyorsa biraz sabırlı olmalısınız. Zaman içerisinde çocuğunuzun bu besinlere karşı dirençlerinin kırıldığını ve tüketime başladıklarını göreceksiniz.” ifadelerini kullandı.
Tutar, sağlıklı bir beslenme çantasında olması gerekenleri de şöyle sıraladı:

Süt, ayran ve yoğurt: Hepimizin bildiği gibi kemik ve diş gelişimi için gerekli olan kalsiyumun temel kaynaklarıdır. Ayrıca güçlü bir bağışıklık sistemi içinde önemli bir besin öğesidir. Büyüme ve gelişmenin istenildiği düzeyde gerçekleşmesi için özellikle hayvansal protein kaynağı alınmalıdır. Süt, ayran ve yoğurt çocuklarınızın keyifle tüketebileceği besinlerdir.

Kuru meyveler: Gün kurusu, kuru incir, kuru üzüm, kuru erik ve yaban mersini gibi birçok alternatifi olan kuru meyveler enerji verici özelliğinin yanı sıra çocuklarınızın tatlı ihtiyacını karşılar. Bu sayede çikolata, tatlı veya dondurma düşkünü olan çocuklarınızın bu besinlere olan eğilimleri azalır. Ayrıca içerisinde bağışıklık sistemini destekleyen vitaminler olduğu unutulmamalıdır. Kan seviyesi düşük olan çocuklarınız içinde iyi bir alternatiftir.

Kuruyemişler: Kuruyemişler genel olarak çocuklar tarafından çok fazla sevilir. Buradaki en büyük tehlike fazla miktarda tüketim sonucu kilo alımının söz konusu olmasıdır. Çocuklarınızın beslenme çantasına günde 20 adet (ortalama bir avuç dolusu) kuruyemiş koymanız beslenmesini destekleyecektir. Özellikle fındık, badem, ceviz gibi besin değeri yüksek kuruyemişlerden her gün farklı birini koymanız farklı yağ asitleri alımını destekleyecektir.

Meyveler: Mevsime uygun meyvelerin beslenme çantasına sürekli olarak konması çok önemlidir. Çünkü vitamin deposu olan meyveler çocuklarınızın bağışıklık sistemini güçlendirecek ve hasta olmasını engelleyecektir.

Meyve Suları: Sürekli olmamakla birlikte ara sıra çocuğunuza taze sıkılmış meyve suyu hazırlayabilirsiniz. Karışık meyveler ile hazırlamanız farklı vitaminleri aynı anda almasını sağlayacaktır. Ama sürekli olarak meyvenin kendisi yerine meyve suyu verirseniz bu durum kan şekerini hızlı yükselteceği için çocuklarınızda zaman içerisinde karın bölgesinde yağlanma yapabileceğini unutmayın.

Sandviç çeşitleri: Sandviçler hem çocuklarınızın keyifle tüketebileceği hem de besin değeri yüksek olan alternatiflerin başında gelmektedir. Özellikle içerisinde protein içeriği yüksek olan hayvansal bir gıdanın olmasına dikkat etmelisiniz. Örneğin beyaz peynirli, kaşar peynirli, ton balıklı, tavuklu veya köfte ile hazırlanmış sandviç çeşitlerini çocuklarınızın beslenme çantasına hazırlayabilirsiniz. Ayrıca sebze tüketimini de aynı anda sağlamak adına sandviç içerisine domates, yeşillik (marul, maydanoz, tere, roka) ekleyebilirsiniz. Eğer çocuğunuz 8 yaşından büyük ise ekmek alternatifini çavdar veya tam buğday yapmanız daha sağlıklı olacaktır.

Karaciğer yağlanmasına dikkat!

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Özgür, AA muhabirine yaptığı açıklamada, karaciğer yağlanmasının, karaciğer hücrelerinde normalden fazla yağ toplanması nedeniyle ortaya çıkan bir hastalık olduğunu söyledi.

Karaciğer yağlanmasının Türkiye’de ve dünyada en sık görülen hastalıklardan birisi olduğunu belirten Özgür, ” Bu basit hastalık tedavi edilmezse siroz ve karaciğer kanserine neden olabilmektedir. Bu hastalığı doktorların ve hastaların iyi bilmeleri ve ciddiye almaları gerekmektedir” dedi.

Özgür, karaciğer yağlanmasının şişmanlık, kanda yağlanma ve şeker hastalığına bağlı geliştiğini ifade ederek, şöyle konuştu:

“Bu nedenler dışında ilaç kullanımı, uzun süreli damar yolu ile beslenme, aşırı A vitamini kullanmak, gebelik, hızlı kilo kaybı, wilson hastalığı, karaciğerde demir depolanması gibi hastalıklar da karaciğer yağlanmasının nedenlerini oluşturmaktadır. Bazı ilaçlar da karaciğer yağlanmasına neden olabilir. Aşırı kalori tüketimi, yanlış ve dengesiz beslenme, yağ ve karbonhidrat tüketimindeki artış, rafine ürünler, doğal olmayan besinler ve hareketsiz, sporsuz yaşam ve ortaya çıkan şişmanlık tablosu da en sık karşılaştığımız grubumuzdur. Bunlar günümüzün en önemli sorunları olup karaciğer yağlanmasının en sık nedenlerini oluşturmaktadır.”

– “Hasta, hasta olduğunun farkında bile değildir”

Türkiye’de her 5 kişiden birinde karaciğer yağlanması görüldüğünü vurgulayan Özgür, “Karaciğer yağlanması olan hastalarda genellikle herhangi bir şikayet olmaz. Hasta, hasta olduğunun farkında bile değildir. Genellikle başka bir hastalık nedeniyle hastaneye başvurduğunda tetkik edilirken karaciğer yağlanması tesadüfen teşhis edilir. Hastaların az bir kısmında bazı şikayetler görülebilir. Bu şikayetler arasında karında sağ üst kadranda ağrı, dolgunluk hissi, halsizlik, çabuk yorulma olabilir. Hastalığın ilerlemiş döneminde kaşıntı, iştahsızlık, bulantı ve sarılık görülebilir” diye konuştu.

Özgür, muayenede karaciğerde büyüme görülebileceğine dikkati çekerek, “Hastalığın tanısında, kanda karaciğer enzimlerinin ölçümü, ultrason, bazen bilgisayarlı tomografi ve MR bize yardımcı olmaktadır. Ultrasonda karaciğer beyaz, parlak görünümdedir ve genellikle karaciğerin büyümüş olduğu görülür. Kesin tanı karaciğer biyopsisi ile konur. Alınan biyopsi materyalinin patolojik incelemesi ile hastalığın tanısı ve hastalığın hem şiddeti hem de evresi tespit edilir” dedi.

– “6 ayda bir periyodik kontrolden geçmeliler”

Karaciğer yağlanmasının tedavi edilmezse ciddi hastalıklara yol açabileceğini işaret eden Özgür, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Karaciğerde sadece yağlanma varsa ve beraberinde herhangi bir iltihap yoksa bu tablo tehlikeli bir tablo değildir ve ilerleyici bir özellik göstermez. Bu hastalarda karaciğer enzimlerinden ALT ve AST değeri genellikle normaldir. Yağlanma ile karaciğerde iltihaplanma söz konusu ise bu tablo zaman içinde karaciğer hücrelerinin harap olmasına yol açar ve arkasından karaciğer sirozuna neden olabilir.”

Prof. Dr. Özgür, karaciğer yağlanması tanısı konan hastaların ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesi ve sıkı takip edilmesi gerektiğini vurgulayarak, karaciğer yağlanması olan hastaların 6 ayda bir periyodik kontrolden geçmesi gerektiğini anlattı.

– Karaciğer yağlanması olan hastalar neler yapmalı

Karaciğer yağlanması olan hastaların ilk yapması gerekenler arasında spor, kilo vermek, belirli besinlerden, sigaradan ve alkolden uzak durmak olduğunu belirten Özgür, şunları kaydetti:

“Yapılabilecek en iyi şey özellikle beslenme şeklini değiştirmektir. Hayvansal yağlar karaciğer için oldukça zararlıdır. Hayvansal yağlardan, yağlı et gibi kolesterol içeren yiyeceklerden uzak durulmalıdır. Mümkün olduğunca yağsız yemekler tercih edilmeli. Sebze, meyve, beyaz et ve lifli gıdaların tüketilmesine özen gösterilmeli. Şeker vücutta yağa dönüştüğü için karbonhidrat ve şeker tüketimi mümkün olduğu kadar azaltılmalıdır. Düzenli spor yapılmalı ve sporu yaşamımızın bir parçası haline getirmeliyiz. Egzersiz de kilo vermede, karaciğer yağlanmasında önemli bir mekanizma olan insülin direncini düşürmekte ve ayrıca uzun vadeli olarak kalp damar hastalıklarında faydalıdır.”

Bebeğin boyunu uzatan besinler

Süt

Süt ve grubu olarak genel bir isim adında toplansa da, sütün diğer süt ürünlerinden – çocuğunuzun boyunun uzamasında – ayrı bir önemi var. Gün boyunca 2 su bardağı süt içilmesi boy uzamasını desteklemesinin yanı sıra çocuğunuzun kemik yapısının da güçlenmesini sağlar. Sütün boy uzamasını daha fazla desteklemesi için gece yatmadan içilmesi gerekmektedir. Çünkü bu saatte içilen süt büyüme hormonunun salgılanmasını sağlayacaktır.

Süt ürünleri

İçerisinde kalsiyum bulunan bu grupta yoğurt, ayran ve peynir yer alır. Özellikle yoğurt, çocuğunuz sebze yemeği tüketirken tabağında mutlaka bulunmalıdır. Peynir tüketmeyen çocuklarda peynir tüketimini sağlamak için peynirli börek veya poğaça hazırlayabilirsiniz.

Brokoli

Bağışıklık sisteminin güçlenmesinde ve vücudun korunmasında başrol oynayan brokoli, çocuğunuzun boyunun uzamasını sağlayan önemli bir sebzedir. Çocuklar tarafından çok sevilmese de belirli sıklıklarla tüketilmesi önerilir. Yapılan bilimsel çalışmalar, sevilmeyen besinlerin belirli bir düzenle yenmesinin zaman içerisinde alışkanlığı yol açtığını göstermektedir.

Kuru meyveler

Kuru meyveler iyi bir kalsiyum kaynağıdır. Bu sebeple boy uzamasını sağlar. Ara öğün olarak veya süt ile birlikte tatlı ihtiyacını gidermek için çocuğa yedirilebilir. Kuru meyvelerin tüketim miktarı önemlidir. Çünkü fazla tüketilirse, kilo sorununa neden olabilirler. Gün içerisinde 4-5 kuru kayısı, 2 kuru incir, 1 avuç siyah kuru üzüm seçeneklerinden birinin tercih edilmesi yeterli olacaktır.

Susam

En yüksek kalsiyum içeren besin olması nedeni ile çocukların beslenmesinde önemli olan susam, yağ içeriğinin yüksek olmasından dolayı tehlike arz etmektedir. Çocuklara bazı günler ekmek yerine simit verilebilir.

Soya fasulyesi

Soya fasulyesi kalsiyum içeriği zengin olan besinlerdendir. Genellikle ülkemizde salata olarak yenir. Çocukların boyunun uzamasına katkısı olacak bu besinin ihmal edilmemesi gereklidir.

Tırnaklarınızdaki değişime dikkat edin!

ırnaktaki renk ve şekil bozukluklarının yaşlılığa bağlı boyuna çizgilenmeler gibi fizyolojik olabileceğine; ancak kesinlikle dikkate alarak bir uzmana başvurmanın gerekliliğine dikkat çeken Uzm. Dr. Ataman;

‘Tırnaktaki değişiklikler sedef tırnağı gibi deri hastalıklarına bağlanabilir. Bazen de sistemik hastalıklar kendini tırnak bozukluklarıyla gösterebilir. Bunlar;

Hipokrat tırnağı dediğimiz tambur çomağını veya saat camını andırır şekil bozukluğu;

Akciğerin tümörleri, apseleri veya anfizemi,

Doğuştan kalp hastalıklarına ve kalp yetmezliğine,

Mide-barsak sistemi tümörleri ve kolitis ülserozaya,

Siroz, hemokromotoz gibi karaciğer hastalıklarına bağlı olabilir.

Kaşık tırnak demir eksikliğine bağlı kansızlığın habercisidir.

Tırnakta beyazlama, beyaz bantlar, kronik böbrek yetmezliği, hipoalbuminemi ve siroza bağlı olabilir.

Sarı tırnaklar, lenfödem, akciğer zarı iltihabı, amfizem, bronşektazi, sinüzit, gırtlak kanseri, Lenfoma ve AIDS’i işaret edebilir.

Sedef tırnağını andırır bozukluklar iç organ kanserlerinin belirtisi olabilir.

Tırnaklarda kırılma, kuruma, tırnağın yatağından ayrılması Tiroid bezi hastalıklarının habercisi olabilir.

Çinko, Biotin, Vitamin B12 eksiklikleri, tırnak sağlığını bozabilir.

Antibiyotikler başta tetrasiklinler olmak üzere; sıtma ilaçları, kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar gibi çok sayıda tedavi ajanı da tırnaklarda renk ve şekil bozukluğu yapabilir.’ açıklamasında bulundu.

Hamilelikte havuza girmek riskli olabilir

İngiliz uzmanların yaptığı araştırma, havuzdaki klorun anne karnındaki bebeği olumsuz etkileyebileceğini gösterdi. Gebelikte klor ve bazı temizleme ürünleri gibi kimyasal maddelere maruz kalan kadınların bebeklerinin bağışlık sisteminin değişebileceğini belirten bilim adamları, bu durumun bebeklerde saman nezlesi, egzama ya da astım riskini artırabileceğini vurguladı.

HAMİLELERE HAVUZ YASAĞI GETİRİLMEMELİ

Buna karşın, araştırmaya imza atanlardan Dermatolog John McFadden, gebelere havuz yasağı getirilmeden önce daha kapsamlı araştırmaların yapılması gerektiğine dikkati çekti. Londra’daki Saint-John Dermatoloji Enstitüsü’nden uzmanların yaptığı araştırma “British Journal of Dermathology” dergisinde yayımlandı.

Ateşli havale nöbetlerine dikkat

Zeki Dursun’un haberi

Nöbetler şeklinde görülen ateşli havalenin aileleri korkuttuğunu belirten Özel Medline Konya Hastanesi’nden Dr. Musa Ekin, konuyla ilgili bilgilendiriyor.

Ateşli havale (febril konvülziyon) çocukluk çağında sık görülen rahatsızlıklardan biridir. Toplumumuzda 5 yaşına kadar olan sağlıklı çocukların %2 – 5’inde bir veya daha fazla ateşli havale görülebilir. Erkek çocuklarda kızlara göre daha sık görülen ateşli havale,en sık 18-24 ay arası gözlenir.6 aydan önce ve 6 yaştan sonra ateşli havale çok nadirdir, göründüğünde dikkatli araştırma gerektirir.

Febril konvülsiyonların en sık görüldüğü hastalıklar; çeşitli viral enfeksiyonlar, ÜSYE, bağırsak enfeksiyonları, akut orta kulak iltihabı, kızamık ve 6. hastalıktır.Basit febril konvülsiyonda ateş 39 derece ve üstü, 15 dakikadan kısa süren nöbet, çocuğun nörolojik gelişiminin normal olmaması, ailede ateşli havale geçiren ebeveyn öyküsü olması, nöbet şeklinin tüm vücutta (jeneralize tip) görülmesi ile anlaşılır.Nöbetler, ateşli hastalıklar sırasında, ateşliyken ortaya çıkar. Çocuk aynı gün içinde 2 – 3 defa nöbet geçirebilir. Bazen nöbet sonrası tek taraflı kuvvetsizlik veya felçler görülebilir. Bunlar kendiliğinden geçerler ama bazen günlerce, hatta haftalarca sürebilir.

Nöbet tekrarında en önemli risk faktörleri; ilk ateşli havalenin bebeklik döneminde geçirilmiş olması, ilk nöbetten önce ateşin kısa zamanda yükselmiş olması ve ateşsiz nöbet geçirilmiş olmasıdır. Ateşli havale beyin hasarı yapmaz ancak ateşli havale sonrasında sara hastalığının gelişmesinde rol oynayabilir.

Ateşli havale tekrarlama sıklığı nedir?

Ateşli havale geçiren çocukların büyük kısmı sadece bir kez ateşli havale geçirir. Ateşli havale geçiren üç çocuktan birinde ise ateşli havale birden fazla tekrarlar. Eğer anne babadan birinde ya da kardeşlerde ateşli havale geçirme hikâyesi mevcutsa, ateşli havale ilk bir yaş içinde geçirilmişse veya çekilen beyin elektriksel aktivitesini gösteren EEG’de (elektroensefalogramm) konvülsiyon geçirmeye yatkınlık var ise konvülsiyon geçirme riski yüksektir.

Ateşli havale nasıl önlenir?

Çocuğun ateşinin fazla yüksek olmadığı dönemde yani 38C civarında iken ateş düşürücü ilaçlar veya soğuk kompresle düşürülmesi önerilir. Ancak ateşli havaleye genetik yatkınlığı olan çocuklarda bu önlemlerinde yeterli olmadığı bilinmelidir.Çocuk nöroloji uzmanı, çocuğun muayene ve tetkikleri sonrasında çeşitli ilaç uygulamalarından bir tanesini önerebilir.

Sesötesi ile prostat tedavisi

Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden yapılan yazılı açıklamaya göre, erkekler arasında en çok görülen ikinci kanser türü olan prostat kanseri tedavisinde, farklı kanser türlerinde olduğu gibi erken teşhiste olumlu sonuç alınabiliyor.

Yayılmamış evrede prostat kanseri olan 59 yaşındaki Tanaş Kıryako, Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, yüksek yoğunluklu ultrason dalgalarının prostata iletilmesiyle yayılmamış prostat kanserlerini tedavi edebien “Sesötesi Dalgaları” teknolojisiyle ameliyat edildi.

Operasyonu gerçekleştiren Prof. Dr. M. İhsan Karaman, bu sistemde etraftaki organlara hasar verilmeden kanser dokusuna müdahale edilebidiğini belirterek, sistemin, diğer ameliyatlara göre birçok avantajı bulunduğunu ifade etti.

Karaman, “Yöntemle hastanın vücudunda kesik, delik açılmıyor, kanama olmuyor. Hasta radyasyona maruz kalmıyor ve hastanede kalma süresi daha da kısalıyor. Aynı zamanda tedavinin tek ameliyatta tamamlanamadığı durumlarda tekrar uygulanabiliyor olması ve sonrasında gerektiğinde diğer alternatif tedavi yöntemlerine geçilmesine olanak sağlıyor” ifadelerini kullandı.

İhsan Karaman, Tanaş Kıryako’nun, hastalığın yayılmamış evrede olması ve ameliyat dahil tüm seçeneklere uygun olduğunu vurguladı.

Hasta, daha hafif ve az zarar veren bir yöntem istediğinden kendisine “Sesötesi Dalgaları” teknolojisini uyguladıklarını aktaran Karaman, şunları kaydetti:

“İki saat süren başarılı bir operasyon sonrasında hastamızın durumu gayet iyi. Hastamız birkaç gün ev istirahatinin ardından normal günlük aktivitesine dönebilecek durumda. PSA düzeyi ölçümleri için üç ay sonra gerekli kontrolleri yapılacak. Gerek yaş, gerekse genel durumlarından dolayı klasik açık ameliyatın uygulanmadığı kimselerde, daha önce radyoterapi almış veya açık ameliyat geçirmiş kimselerde ‘kurtarma’ tedavisi olarak da bu uygulama yapılabiliyor. HIFU teknolojisi prostat kanseri tedavisinde, kalın barsaktan (anüsten) giriş yapılarak önce prostat değerlendirilir, bilgisayar programı yardımıyla tahrip edilecek yerler belirlenir. Daha sonra cihaz, robotik programı ile belirlenen yerlere atış yaparak ısıyla tahrip eder. Bu tedavi prostatın hacmine bağlı olarak 1.5 ila 2.5 saat arasında bir zaman boyunca devam eder.”

“Hasta sadece en çok iki gün sondalı kalır ve sonra taburcu olur”

Karaman, bu yöntemin anestezi altında yaş sınırı olmayan ve eşlik eden hastalıklar açısından spinal veya genel anestezi alabilecek her hastaya uygulanabildiğini aktararak, “Hasta sadece en çok iki gün sondalı kalır ve sonra taburcu olur. Birkaç gün sonra ise normal günlük aktivitelerine dönebilir. Evre T1-T2’de yani yayılmamış olan lokalize prostat kanserli hastalarda uygulanabilen yöntem, özellikle açık ameliyatın riskli olduğu hasta grubunda ve radyoterapi sonrası nüks durumunda başarıyla uygulanabiliyor” ifadelerini kullandı.

Bu yöntemle tedavi edilen Tanaş Kıryako ise şunları kaydetti:

“59 yaşındayım, 3 ayda bir rutin kan tahlillerimi yaptırırım. Son tahlillerde kanda PSA değeri yüksek çıktı. Sonuç bu olunca doktorum beni Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne yönlendirdi. Burada kanser teşhisi için biyopsi yapıldı. Kanser olduğum anlaşılınca hiç üzülmedim. Hiçbir şikayetim, rahatsızlığım ve belirtim yoktu. Bazı yöntemler söylendi bana ve bunun içlerinden en uygunu olacağını düşünerek, tereddüt etmeden doktoruma güvendim. En güvenli ve sonrası açısından en rahatının HIFU yöntemi olduğunu öğrendim. Bu operasyon için hastaneye yattım ve yaklaşık iki saat süren bir ameliyat geçirdim. Herkese bu tedaviyi öneriyorum. Çekinmesinler, korkmasınlar. Kan yok, dikiş yok, kendimi son derece iyi hissediyorum. Ameliyat sonrasında ertesi gün ‘Ben ameliyat oldum mu?’ diye kendi kendime sordum.”

Uykusuzluk hafızayı etkiliyor

California Üniversitesi’nden bilim adamlarının yaptığı araştırma, uyku sorunları bulunanların, ezber konusunda daha başarısız olduklarını gösterdi.

Gece gözlerine uyku girmeyenlerin ezber konusunda daha başarısız olduğu belirlendi.

ABD’deki California Üniversitesi’nden bilim adamları, gece uyku sorunları çekenlerin ve iyi uyuyanların beyin faaliyetlerini inceledi.

Hafıza testleri yapılırken MR yardımıyla katılımcıların beyin faaliyetlerini inceleyen bilim adamları, uyku sorunları çekenlerin, ezber gerektiren işler yapıldığı sırada faaliyete geçmesi beklenen beyin bölgelerinin düzgün şekilde etkin hale gelmediğini gördü. “Uykusuzların”, gün içinde tepki verme süresinin de uzadığı ortaya çıktı.

Araştırmacılardan Sean Drummond, ayrıca uyku sorunları bulunanlarda ezber gerektiren durumlarda gerekli görülmeyen beyin bölgelerinin ise etkin halde olduğunu vurguladı.

Drummond, gece uyuyamayanların beyin faaliyetinin gerektiği gibi olmadığını, bu kişilerin uyumakta güçlük çekmenin yanı sıra gün içinde beyinlerini de etkili şekilde kullanamadıklarını ifade etti.

Bir sonraki adımda bilim adamları, uykusuzluğun mu beyni olumsuz yönde etkilediğini yoksa beynin gerekli şekilde faaliyet gösterememesinin mi uykusuzluğa yol açtığını araştıracak.

Araştırma, “Sleep” dergisinde yayımlandı.

 

AA

Gözlerinize bunu yapmayın

Altıntaş, gözün en ön tabakasını “kornea” denilen saydam tabaka oluşturduğunu belirterek, bu tabakanın insanların cisimleri net olarak görebilmesini sağladığını söyledi.

Korneanın gözün kırma derecesini belirleyen en önemli optik unsuru oluşturduğunu ifade eden Altıntaş, keratokonus hastalığının kornea dokusunun eğriliğinin sivrileşmesi, öne doğru bombeleşmesi ve dokunun incelmesiyle ilerleyici bir yapıda olduğunu kaydetti.

Altıntaş, artan kornea eğriliği ve incelmeyle hastanın gözlük derecesinde giderek artma meydana geldiğini dile getirerek, “Her iki gözü de tutan bir hastalıktır, fakat her iki gözde eşit şiddette değildir. Keratokonus hastalığının görüldüğü kişilerde zaman içinde iki göz kırılma kusuru arasındaki asimetri artar ve hastanın gözlükle dahi görmesi düzeltilemez hale gelir. Hastalık hem görmeyi bozması hem de ilerleyici olması nedeniyle erken tanınması önemlidir. Tedavide amaç görme keskinliğini olabilecek en üst seviyeye çıkarmak ve hastalığın ilerleyici seyrini durdurabilmektir. Erken tanı ve tedavi kadar hastalığın düzenli takibi de çok önemlidir” ifadesini kullandı.

“GÖZÜ ŞİDDETLE KAŞIMA KERATOKONUS HASTALIĞINI BAŞLATABİLİR”

Keratokonus hastalığının gelişme nedenlerinin kesin olmadığını ancak araştırmacıların genetik faktörler üzerinde durduğunu belirten Altıntaş, “Gözü şiddetle kaşıma ve ovalama gibi göze uygulanan travmalar, keratokonus hastalığını başlatabileceği ve ilerletebileceği bilinmektedir” dedi.

Altıntaş, yapılan araştırmalarda hastaların göz kaşıma alışkanlığının önlenmesiyle bile hastalıktaki ilerlemenin durabildiğinin görüldüğünü ifade ederek, bu nedenle bahar aylarında alerjik hastalara tıbbi destek verilmesi gerektiğini bildirdi.

“ERGENLİK ÇAĞI ÇOK ÖNEMLİ”

Hastalık tanısının en erken 5-6 yaş arasında alan vakalar olduğunu anlatan Altıntaş, şunları kaydetti:

“Sıklıkla ergenlik yaş döneminde hormonal değişimin en yoğun olduğu dönemde başlar ve bu dönem de hızlı ilerleme eğilimindedir. Her yıl değişen gözlük numarası ve özellikle asimetrik miyop astigmatizma artış, ışığa duyarlılığın artması, çift görme, ışıkların etrafında halkalar görme durumunda bir göz hekimine başvurulmalıdır. Tedavide hastanın görme keskinliğini artırmak amacıyla gözlük sınırlarını aşanlarda özel kontakt lensler kullanılır. Kontakt lens kullanamayan veya fayda göremeyen hastalarda kornea içine halka yerleştirilmesi uygulanmaktadır. Hastalığın ilerlemesini durdurmada ise Crosslinking tedavisi yapmaktayız. Riboflavin içeren damla ile beraber uygulanan UVA ile kornea dokusundaki bağlar güçlendirilip hastalığın mevcut durumunda sabitlenmesi amaçlanır. Biz de kliniğimizde 2008 yılından beri bu tedaviyi uygulamaktayız. Tedavisiz kalan hastalarda geç dönemde kornea nakli ihtiyacı doğmaktadır.”

Altıntaş, korneanın ön yüzüne sürtünen veya baskı yapan kontakt lenslerin kaşımaya benzer bir mekanizmayla hastalığı ilerletebildiğini belirterek, şöyle konuştu:

“Gözlükten kurtarmak amacıyla korneaya uygulanan flepli laser tedavileri keratokonus oluşumuna neden olabilir, laser sonrası oluşan keratokonus hastalığına korneal ektazi adı verilir. Tedavisi keratokonus ile aynıdır. Bir diğer hormonal seviyelerde artışın yaşandığı gebelik ve emzirme dönemlerinde keratokonus hastalığının ilerleme riski artabilir. Keratokonus hastalarının gebe kalmadan önce incelenmesi ve ilerleme olasılığı olan hastaların gebelik öncesi tedavi edilmesi gerekebilir. Eğer keratokonus hastası gebe kalır ise gebelik ve emzirme döneminde sık aralıklarla takip edilmelidir. Gebelik sırasında tedavi yapılmamaktadır. Fakat emzirme döneminde gerektiğinde tedavi planlanabilir.”

Yaz gribinin tedavisi kış gribinden farklı

Söz konusu hastalığın yanlış klima kullanımı nedeniyle ortaya çıktığını belirten Memorial Antalya Hastanesi Kulak Burun Boğaz Bölümü’nden Op. Dr. Hasan Yılmaz, hastalığın tedavisi hakkında bilgi verdi.

Yaz gribinin ateş, halsizlik, kas ağrıları, daha sonraki süreçte de öksürük, balgam çıkarma, derin nefes alma isteği gibi belirtilerle ortaya çıktığını kaydeden Yılmaz, grip ile benzer belirtiler gösterse de hastalığın sebeplerinin çok farklı olduğuna dikkat çekti. Hastalığın kişiden kişiye bulaşmadığını ifade eden Yılmaz, “Hastalık mikrobu; su tesisatlarında, soğutma kulelerinde, havalandırma sistemlerinde çoğalarak bulaşır. Bu cihazların içinden geçen suların zerreciklerinin solunması veya istem dışı nefes yollarına kaçması ile ortaya çıkar. Günler içinde kişinin yavaş yavaş hastalanmasına neden olur.” dedi.

Lejyoner hastalığı olarak da bilinen yaz gribinin tedavisinin kış gribiyle farklı olduğunun altını çizen Yılmaz, şu tavsiyelerde bulundu: “Kesinlikle daha önce kış gribi ve soğuk algınlığında kullanılan ya da çevreden tavsiye edilen ilaçlar dikkate alınmamalı. Mutlaka bir kulak burun boğaz uzmanına muayene olunarak, doktorun tavsiye ettiği ilaçlar kullanılmalı. Hastalığa yakalanmadan önce klimaların ve havalandırma sistemlerinin genel bakım ve temizlikleri ile periyodik filtre değişiklikleri zamanında gerçekleştirilmeli. Havuzların bakım, ilaçlama, havalandırma işlemleri, su değişimi ve havuz suyu boşaltılarak yapılan detaylı zemin temizliği zamanında ve özenle yapılmalı.”

Yaz gribine yol açan klimanın doğru kullanılmasıyla hastalığın önlenebileceğini kaydeden Yılmaz yapılması gerekenleri şöyle sıraladı: “Klimayı doğru kullanın. Yazın klima kullanımı genel olarak minimum düzeyde olmalı. Klima kullanıldığında sık sık kapatılmalı ve bir süre bekledikten sonra tekrar açılmalı, hafif ama kesintisiz birkaç saat çalıştırılmalı. Sıcaklık ayarı çok düşürülmemeli. İdeal serinliği elde edecek şekilde kurulmalı, bakımları düzenli olarak yaptırılmalı. Filtreleri zamanında yenilenmeli. Uyunacak olan oda pencere yoluyla havalandırılmalı. Klimalı ortamda uyunacaksa; gün boyu yaklaşık her saat başı bir bardak su içilmeli. Klima yaklaşık 22 – 23 derece civarında bir sıcaklığa ayarlı olmalı. Soğuk hava çıkış hızı (üfleme) en düşük şiddette olmalı. Soğuk hava çıkış yönü odanın tavanına dönük olmalı, sabit kalmalı. Klima uyuyan kişilerin üzerine direkt yönlenmemeli. Hem pencere hem klimanın açık olduğu bir odada uyumamalı. Kişi üşüme hissiyle uyanırsa klimayı kapatmamalı, sıcaklık ayarını 3 – 4 derece artırmalı.”

Kilo vermek isteyenler okusun

FOX TV’de canlı yayına katılan Karatay’ın önerileri şöyle;

ŞEKERİ HAYATINIZDAN ÇIKARIN

“Eğer kilo vermek istiyorsanız hayatından şekeri çıkarın. Şeker ve karbonhidrad grubu vücuda girdiği anda kan şekerinizi yükseltir. Meyveler da buna dahildir. Şimdiki meyvalar çok değişik, eskisi gibi de değiller. Sağlıklı vitaminler çok eksik.”

Pirinç pilavı, makarna, ekmek bütün bunlar ağzınıza aldığınız anda hayatınızı değiştirir. 140 kiloysanız hayatınızdan bunları çıkarın. 4 kilo fazlanız varsa azaltın.

5 KİLOYU NASIL VERİRSİNİZ?

Yaş önemli… 40-55 yaşındaki bir kişi için 5 kilo fazlası gayet kolay. Kesinlikle hareket edecek. Her gün mutlaka 20 dakika (fazla değil) kendi temposunda günün hangi rahatında olursa olsun (zorlamadan kendine eziyet etmeden) bunun yapılması. Sonra bunu artırabilir, hızını yükseltebilir. Ama minumum 20 dakika yürümek gerekli.

Çok şişman iseniz 10 dakika ile başlayın. Ama hergün… Yağmur-kar demeden bahane uydurmadan hareket edin.
Hipokrat ne diyor biliyor musunuz: ‘Uzun yol yürüyen uzun yaşar’. Neden söylüyor, eşeğe binip geldikleri için kızıyor. O zaman eşeğe binmek bile sakir sayılıyor.

KUYRUK YAĞI VE TEREYAĞI YİYİN

Doğal kuyruk yağı, doğal tereyağı bol bol yenecek. Bir de pirzola yağı.

Bunlar doğal yağlar. Neden, yağlar kan şekerini yükseltmez. Proteinler çok az yükseltir. Dolayısıyla vücutta şekere karşı insülün hormonu salgılanmaz.

Şeker yediğinizde, meyve suyu içtiğiniz zaman insülün yağları depo eden hormondur. İnsülünün görevi o. Kilo almanın sebebi bu…

ET VE YAĞI AYNI ANDA TÜKETİN

Her şeyi dengeli yiyeceksiniz. Paça çok sağlıklıdır. Hem yağ vardır hem protein vardır.

Yağlar ile proteinler birarada yenecek. Birlikte yenirse vücudu etkiler. Protein ne demek vücudumuzun ana maddesi protein ve yağdır. Onun için ikisi elzemdir.

Fakat protein vücuda tek başına girince hücrelere faydası olmaz. Yağlar ile birlikte girmek zorunda. İkisi birarada…

KARBONHİDRAT VÜCUT İÇİN GEREKLİ Mİ?

Şeker, meyva suyu, makarna, şekerli içeçeklerdi onlar vücudumuz için elmez değil. Onlarsız vücut yaşayabilir. Vücudumuz yağlar ve proteinlerden gerekli enerjiyi alır.

Vücutta ortalama 5 litre kan vardır. Bu kandaki şeker miktarı 5 gramdır. Yani bir kesme şekerdir. Onun üstündeki kan şekeri toksittir, zehirdir.

ÇOCUKLARA ASLA KOLA VERMEYİN

Bugün 2 yaşındaki çocuk Kola içiyor. Kola ve bütün içecekler buna meyve suları da dahil sıvı şekerdir. Bu vücuda girer girmez yağlanmayı başlatır. İlk yağlanma göbek ve bel çevresinde başlar.

Hamburgerde de fruktoz var, bağımlılık yapsın çocuklarda diye kullanılıyor. Çocukları şekerli içecekler ve koladan mutlaka uzak tutun…

LAHMACUN YİYİN ÇÜNKÜ…

Doğal olan herşey sağlıklıdır. Doğal olan lahmacun tabiki tehlikeli değil. Hamuru çok incedir, üstünde et ve sebze vardır. Hepsi birarada doğaldır. Ama tabi oturup 10 tane yerseniz elbette olmaz.

PAKET YİYİCEKLERİ EVE SOKMAYIN

Ev hanımları doğal yemek hazırlasınlar. Katiyen paketteki yiyecekleri evlerine sokmasınlar. Mümkün olduğu kadar rafine undan uzak dursunlar.

KENDİ HAYATINDA NASIL?

Benim babam şeker hastasıydı. Annem ona insülin yapardı. Annem bize şeker vermezdi. Biz çocukluğumuzdan beri çayı kahveyi şekersiz içeriz.

Biz 12 sene Amerika’da kaldık. Benim oğlan doğum günlerine giderdi. Gittiği kişilerin anneleri beni ‘oğlunuz cola içmiyor, hasta mı’ diye arar sorardı.

Çocuklar ne verirseniz onu alır. Çocuklara işlenmiş gıdalar vermeyin. En önemlisi bu…

 

SGK’dan lösemi ilacı açıklaması

SGK’dan yapılan yazılı açıklamada, bugün bazı basın-yayın organlarında, Türk Eczacıları Birliği (TEB) tarafından getirilen “Lanvis 40 mg 25 tablet” isimli ilacın fiyatının döviz kurunun yükselmesi nedeniyle SGK’nın ödeme listesinden çıkarıldığı ve bu sebeple hastaların mağdur olduğuna yönelik haberlerin yer aldığı anımsatıldı.

Söz konusu ilacın 5 Kasım 2012’de Sağlık Uygulama Tebliği’nin “Yurt Dışı İlaç Fiyat Listesi”ne eklendiği ve bu tarihten itibaren bedelinin Kurumca ödendiği belirtilerek, “Haberlerde iddia edildiği gibi bu ilacın ödeme listesinden çıkarılması söz konusu değildir” bilgisi verildi.

Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“Lanvis 40 mg 25 tablet ilacın ‘Yurt Dışı İlaç Fiyat Listesi’ndeki fiyatı, içinde bulunduğumuz tarih itibarıyla 50 avrodur. Fakat, TEB tarafından bir süre önce Kurumumuza yapılan başvuruda; ilaç fiyatında tedarikçi firmadan kaynaklı bir fiyat artışı olduğu ve eski fiyattan temin yapılamadığı bildirilmiştir. Bahsi geçen ilaca ait güncel fiyatın ‘Yurt Dışı İlaç Fiyat Listesi’nde yayımlanarak yürürlüğe girmesi için Kurumumuzca gerekli çalışmalar ilgili alt komisyon tarafından tamamlanarak, en kısa sürede sonuçlandırılması için Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonu’na sunulmuştur.”

Hasta mağduriyeti yaşanmaması için gerekli hassasiyetin gösterilmesi hususunda TEB yöneticileriyle de görüşüldüğü vurgulanarak, hiçbir vatandaşın mağdur olmaması için SGK ile TEB arasında mutabakat sağlandığı bildirildi.

Ayçiçeği kanseri önlüyor

Türkiye’de sıkça bulunan ayçekirdeğiyle ilgili yapılan araştırmalar, besinin vücudun zarar görmüş hücrelerde DNA onarımı ve sentezini sağladığı, kanser hücrelerinin çoğalmasını engellediği ve vücudun eskimiş veya anormal hücrelerden kurtulmak için kullandığı kendi kendini imha mekanizması olan apaptozu uyardığı ortaya koydu.

alnızca çeyrek bardak ayçekirdeğiyle günlük E vitamini değerinizin yüzde 90’dan fazlasını karşılayabiliyor. Ayçekirdeği, kardiyovasküler hastalıkların önlenmesinde çok önemli bir rol oynayan E vitamini bakımından olağanüstü bir kaynak olarak göze çarpıyor. Ayçekirdeği, DNA dahil hücre zarları ve protein yapısını okside eden ve zarar veren serbest radikaller ve maddelerin etkilerine karşı hücrelerin korunmasına da yardımcı oluyor. Bu besin maddesi, kan dolaşımının korunmasına ve alyuvar (RBC) üretimine de yardımcı oluyor.

KANSER VE ZARAR GÖRMÜŞ HÜCRELERİ ONARIYOR

Ayçekirdeği iyi bir selenyum kaynağı olarak da dikkat çekiyor. Araştırmalar düşük miktarda selenyum alımı ile kanser arasında güçlü bir korelasyon olduğunu öne sürerken, günlük alınması gereken selenyumun yüzde 30’dan fazlasını yarım bardak ayçekirdeği karşılayabiliyor. Selenyumun, zarar görmüş hücrelerde DNA onarımı ve sentezini sağladığı, kanser hücrelerinin çoğalmasını engellediği ve vücudun eskimiş veya anormal hücrelerden kurtulmak için kullandığı kendi kendini imha mekanizması olan apaptozu uyardığı ortaya kondu.

Magnezyum açısından da zengin olan Ayçekirdekleri, çapraz bağlantı kolajen ve elastine dahil olan enzimlerin fonksiyonu, kemik ve eklemlerdeki güç ve esnekliği de sağlıyor.